Sinop'a gitmek için o kadar yol yapınca, insan çevredeki her yeri görmek istiyor, aman hiçbir şeyi atlamayayım diyor... Biz de aynen bu hissiyatla, Sinop merkeze yaklaşık 100 kilometre uzaklıkta olan Akgöl ve onun yakınındaki İnaltı Mağarası'nı görmeye karar verdik. Bu kadar maceralı olacağını bilsek, acaba yola çıkmak için o kadar hevesli olur muyduk, onu tam bilemiyorum. Ama yok, hevesli olurduk, çünkü o kadar el değmemiş, o kadar etkileyici bir doğa ile karşılaştık ki, bunu asla kaçırmak istemezdik...

Akgöl de İnaltı Mağarası da Ayancık'tan 35 kilometre uzaklıkta. Sinop'tan Ayancık'a kadar zaten yol gayet düzgün, Ayancık'tan sonra sapağa gelinceye kadar da hiçbir sorun yok. Sorun sapakta başlıyor: Akgöl tabelası hiçbir yerde yok, o nedenle İnaltı Mağarası tabelasını bulmalısınız. Bulduğunuzda da muhtemelen tabelanın altında "mağara kapalıdır" ibaresini göreceksiniz... O ibareye aldanmayın çünkü biz o ibareyi gördüğümüzde, sonradan öğrendik ki, mağaradaki düzenleme 1 yıl önce bitmiş, 1 yıldır mağaralar açıkmış ama o ibareyi kaldırmayı unutmuşlar....
Tabii biz o ibareyi gördüğümüzde, bunu bilmiyorduk ve bir an için ne yapsak bilemedik. Ama yan tarafta şırıl şırıl akan harika bir dere, etrafta ağaçlar, hadi gidelim dedik, en azından Akgöl'ü görelim, onun tabelası yok ama Google Maps'ten buluruz.


Allah bu turistlerden razı olsun: sayelerinde geri dönmekten vazgeçerek, 5 dakika sonra Akgöl'e varıyoruz ve muhteşem bir manzara bizi bekliyor. 1200 metre yükseklikteki bu göl, iki çayın birleşmesinden oluşmuş, etrafı çepeçevre ulu ağaçlarla dolu, gölün ortasında bir çardak, her yerde pıtrak arap sümbülleri.... bir cennet burası. Internet'ten edindiğimiz bilgiler burada sandalla gezmek mümkün diyordu ama Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın bir binası dışında etrafta hiçbir şey yok. Olsun, böylesi daha güzel...
Binadan bir görevli çıkıyor, sanki yüzyıllardır insan yüzü görmemişcesine sıcak bize karşı, sigarasından kurabiyesinden bize ikram ediyor, sohbet ediyoruz, bize buraları anlatıyor ve onun sayesinde İnaltı Mağarası'nın da kapalı olmadığını, o tabeladaki notun çok eski olduğunu öğreniyoruz. Ve daha da önemlisi mağarayı gezebilmek için çok önemli bir de ipucu elde ediyoruz.
İpucu şu: mağaraya kimselere haber vermeden giderseniz, kapı duvar gerçekten (herhalde hep böyle değildir, biz Nisan'da gittiğimiz için sezon dışı saydıklarından böyle olsa gerek diye avutuyoruz kendimizi)... ama İnaltı Köyü'nden geçerken, küçük meydanda durup (gerçekten) "biz mağaraya gidiyoruuuzzzz" diye orta yere bağırıyorsunuz, evlerin birinden biri çıkıyor, siz gidin geliyorum diyor. Gerçekten de siz arabayı parkedip merdivenleri çıkmaya başlarken o kişi gelmiş, mağaranın önündeki demir kapıyı açmış, ışıkları yakmış oluyor... Trajikomik ama gerçek...


İnaltı Mağarası'nı, nasıl ışıklandırıldığını, turistler için nasıl profesyonelce hazırlandığını görünce, içiniz gerçekten cız ediyor. Bu etkileyici mağaranın toplam uzunluğu 600 metrenin üzerinde, sadece 300 metrelik bir bölümü ışıklandırılmış ve turizme açılmış. İçinde karnabahar ve patlamış mısır şekilli damlataşlara bile rastlanıyor. Bu kadar güzel bir doğal değer, bu kadar emek sarfedilerek turizme hazır edilmiş ama heyhat hizmet anlayışını oturtmadıktan sonra neye yarar bu kadar altyapı?....

Gidilebilecek son noktaya kadar yürüyüp, geri dönüyoruz. Çıkışta, Internet'te "heyecanla müşterilerini bekliyor" diye belirtilmiş olan kır kahvesini gözlerimiz arıyor ama o da kapalı...
Velhasıl, bu coğrafya bir yandan "gel buradaki doğayı başka bir yerde bulamazsın" diye sizi çağırıyor, öte yandan da "geleceksen de başının çaresine bak" diye sizi adeta geri itiyor... Ama siz çağıran sesi dinleyin... Gerçekten de buranın doğasını, buranın el değmemişliğini kolay kolay hiçbir yerde bulamazsınız artık...