9 Temmuz 2014

PARİS: YARI KEŞİF YARI KEYİF SEYAHATİ....


Gezilerinde geleneksel destinasyonlardan uzak duranların bile tercihleri arasında yer alan Paris'i köşe bucak keşfedebilmek için ya orada bir süre yaşayacaksınız ya da bir kaç kere gideceksiniz, başka çaresi yok... Louvre Müzesi'ne yarım gün ya da 1 gün ayırıp gezdim, gördüm demek mümkün mü? Ya da Versailles'ı görmeden Paris seyahati tam anlamıyla yapılmış olabilir mi?...


Biz de, Paris'te yaşama imkanımız olmadığından, bir kaç kere gidelim, her gittiğimizde de hem keşif, hem keyif yaşayalım dedik.. Ve 5 günlük Paris seyahatimizi gördüklerimizi tam anlamıyla göreceğimiz, keyfimizi de tam anlamıyla süreceğimiz bir tatil olarak planladık. Birimizin ilk Paris seyahatiydi, diğerimizin ise altıncı... İkimizin de keyif alacağı bir planla yola çıktık... İşte size 5 günlük, yarı turistik-yarı Parisli olmaya öykünen bir Paris gezisinin programı...


Ön Hazırlık


Eğer imkanınız varsa, uçak biletinizi önceden almanız ciddi bir tasarruf sağlayacaktır. THY yerine Air France'ı tercih etmenizi öneririm: hem fiyatlar daha ucuz, hem de uçak saatleri çok daha uygun. Paris'e varış saati sabah 8:55, Paris'ten dönüş saati ise 18:55... Böylelikle şehri gezmek için çok daha fazla zamanınız oluyor...

Paris'te metro dışında bir ulaşım alternatifi düşünmeyin derim.. Hem taksiler çok pahalı hem de bulmak çok zor. 1-5 zonlarını kapsayan 5 günlük Paris Visit Pass Transport alarak havalimanı-şehir ulaşımı dahil tüm toplu taşıma araçlarında geçen bu biletle gezi boyunca tüm ulaşım sorununuzu çözebilirsiniz. Kişi başı maliyeti 65.5 Euro (sadece havalimanı-şehir arası taksi ise 35 ila 50 Euro arasında değişiyor).


Dilerseniz havalimanından alabilirsiniz, dilerseniz bizim yaptığımız gibi, Internet'ten sipariş verip, Türkiye'deki evinize kargo ile göndertebilirsiniz. Biz kargo istedik, çok daha iyi oldu, havalimanına gelince biletleri nereden satın alacağız derdine düşmedik. Paris metrosu Fransızca bilmenizi gerektirmeyecek kadar basit ama dilerseniz, Paris metrosu ile ilgili ücretsiz aplikasyonları indirip, bir yere gitmek için o aplikasyonun önerdiği metro istasyonları bilgisinden de faydalanabilirsiniz.

Önceden alabileceğiniz başka bir kolaylık ise Paris Museum Pass. Belli başlı müzelerde geçerli olan bu bilet, hem müzelere daha ucuza girmenizi temin ediyor ama hem de girişte kuyruk beklemekten sizi kurtarıyor (ki, Paris'te önünde uzun uzun kuyruklar olmayan müze yok desek abartmış olmayız). 4 günlük bilet alırsanız, kişi başı maliyeti 56 Euro. Bu biletleri de Internet'ten satın alıp, evinize kargolatabilirsiniz. Biz bu yöntemi tercih ettik, hem metro biletleri, hem de müze biletleri için kargo bedeli olarak toplam 14.5 Euro ödedik.

Müzeler demişken, hangi müzenin hangi saatlerde ve günlerde açık olduğunu, hangi günler daha kalabalık, hangi günler gece de açık olduğunu önceden araştırmakta büyük fayda var. Mesela Musée d'Orsay pazartesi günleri kapalı, en sakin günü ise Çarşamda. Musée de L'Orangerie ise salı günleri kapalı. Bazı müzeler, mesela Louvres, bazı özel günlerde kapalı. Müzelerin web sitelerinde tüm bu bilgiler mevcut ve mutlaka kontrol etmenizde fayda var.

Paris'e gitmişken ünlü Opera Garnier'de bir bale ya da konser izlemek isteyenler olabilir. Biz istedik ama bir ay öncesinden bilet almak istememize rağmen bulamadık çünkü biletler tükenmişti. Eğer böyle bir aktivite istiyorsanız, en az 2 ay öncesinden Opera Garnier'nin web sitesinden programı takip etmenizi öneririm. Biletleri Internet'ten de alabiliyorsunuz. Yeter ki yeterince erken davranın.



Paris'te otel seçimi de önemli. Her ne kadar otelde uyumak dışında zaman geçirilmiyorsa da, malum Paris otelleri pek küçük olabiliyor. O yüzden hem tabuta girmiş gibi hissettirtmeyecek, hem de korkunç pahalı olmayacak bir otel seçimi için Tripadvisor üzerinden araştırma yapmak, alternatifleri belirleyip önceden rezervasyon yaptırmak en doğru yaklaşım. Bir de hangi semtte bir otel olacağı ve ulaşım imkanları da önemli. Biz çok turistik olmayan bir semt istedik ama çok da sessiz sedasız bir semt olmasın dedik, bir de metro istasyonlarına yakın olsun dedik. Ve bu kriterler doğrultusunda Montparnasse'taki Hotel Lenox Montparnasse'ı seçtik. Çok da harika bir seçim yapmışız: çok sevimli, çalışanların ilgi ve alakasının insanı çok iyi hissettirttiği, 3 ayrı metro istasyonundan yürüme mesafesinde, bir sokak ötesinde çok keyifli restoranların bulunduğu bir oteldi. Odamız Paris şartları için büyük bile sayılabilirdi ve fiyatı da çok makuldu.



Otelle ilgili bir küçük öneri daha: rezervasyonunuzu sadece konaklama olarak yaptırın derim. Böylelikle her sabah başka bir yerde kahvaltı yapabilirsiniz. Biz öyle yaptık ve bu sayede çok keyifli kahvaltı deneyimleri elde ettik. 

BİRİNCİ GÜN PROGRAMI



Uçak in-bin, şehre transfer, otele yerleş derken vakit öğle yemeği vakti olur bile. Paris'in ressamlarıyla ünlü Montmartre semtinde, turistlerden ziyade Parislilerin gittiği Le Sagittaire, Paris'teki ilk deneyim açısından çok doğru bir seçim: 1927'den bu yana açık olan bu restoran, küçük ama sevimli, etrafta oturanların geldiği, herkesin birbirini tanıdığı, tipik bir Fransız restoranı. 35 Euro'luk giriş, salata, ana yemek, peynir, tatlı ve yarım şişe şaraptan oluşan menü Paris'teki en keyifli yemeğiniz olmaya aday, 2-3 saat sürecek "parisien" bir öğle yemeğine hazır olun. Ana yemek seçiminde ördek tavsiye olunur.


Bu kadar yakınken, yürüme mesafesindeki Sacré Coeur'e gitmemek olmaz. Paris manzarası öyle abartıldığı gibi güzel değil, büyük bir tarihi geçmişi de yok, ama iğne atacak yer olmamasına ve hem içeride hem de dışarıda itiş kakış turist güruhları arasında yürümeye razıyım derseniz, gelmişken gezmekte fayda var. İçeride fotoğraf çekmek yasak, o yüzden fotoğraf meraklıları dış mekan çekimlerle yetinmek durumundalar.  








Sacré Coeur sonrası farklı bir Paris deneyimi için nispeten yakın olan Porte de Clignancourt'daki bit pazarı turist gibi hissetmeyeceğiniz bir mekan. Bit pazarı dendiğine bakmayın, orası bir dünya... Metrodan çıkınca ilk karşılaşılan sahneler sizi korkutmasın: Mahmutpaşa'yı andıran sokak satıcılarının arasından kurtulmayı başarınca, biraz ileride, her biri 250 mağazadan oluşan tam 14 tane çarşı sizi bekliyor. Sadece eski kıyafet satan mağazalar (eski derken 1800'lere kadar giden bir eskilikten bahsediyoruz), sadece antika ayna satan mağazalar, sadece eski plak satan mağazalar, sadece eski şapka satan mağazalar... bambaşka bir dünya.. İlla bir şeyler satın almak için değil, sadece gezmek için bile çok keyifli bir mekan.

İlk günün akşamında, artık yorgunluk iyi bastırmış olacaktır. Otele yakın restoranları tercih etmekte fayda var. Montparnasse yakınlarındakiler için Paris'in en ünlü krepçisi Le Josselin genelde ilk tercih oluyor... Ama sağolsun Tripadvisor'da öyle ballandıra ballandıra anlatılmış ki burası, önünde 100 kişilik bir kuyruk olmadığı gün yok...Yanında Le Petit Josselin isimli bir başka krepçi var, ünlü olanla aynı kişiye ait, aynı mutfağı paylaşan bir krepçi... İlla bu marka derseniz, ikisinden birini seçeceksiniz ama her ikisinin de için turist dolu, zaten dar, öyle gürültü oluyor ki karşınızdakiyle konuşamıyorsunuz bile, üstüne üstlük öyle bir yemek kokusu siniyor ki üzerinize, kıyafetlerinizi yıkamadan ikinci kere giymek mümkün olmuyor...



Aynı sokakta yer alan, dış cepheleri daha sevimli ama bir şekilde önünde kuyruk olmayan diğer krepçileri denemenizi daha çok öneririm.




İKİNCİ GÜN PROGRAMI

Otelde kahvaltı almayanlar için, Montparnasse'ın göbeğindeki Le Café de la Place garsonlarından, menüsüne Fransız Fransız kokan, sade bir mekan. Tipik bir Fransız kahvaltısı: kruasan, baget ekmek, reçel, peynir ve sahanda yumurta.. yanında kahve ya da çay, sadece 11 Euro.


Günün ilk aktivitesi ünlü mezarlık Pere Lachaise. Mezarlık deyip geçmeyin: Jim Morrison'dan Edith Piaf'a, Ahmet Kaya'dan Honoré de Balzac'a birçok ünlü kişinin ebedi istirahatgahı burada... Elinizde kimin mezarı nerede bilgisini gösteren bir harita olsun, ister önceden Internet'ten çıktı alın, ister kapıda bu haritaları satanlardan alın ama haritanız olsun...


Ama bu da garanti değil: mezarlık o kadar büyük ki, haritaya rağmen oralara ulaşmak çok zor. Mesela biz, tüm ön hazırlıklarımıza rağmen sadece Bizet'nin, Eugene Delacroix'nın ve Balzac'ın mezarlarını bulabildik. Ama mezarlar bir yana, etraf muhteşem: sonsuz bir sessizlik, yemyeşil ağaçlar, yaprakların arasında usulca ses çıkartan bir rüzgar... Huzur dolu bir park burası adeta. En az iki saatinizi Pere Lachaise'de geçirmeye hazırlıklı olun.


Bundan sonra, bir tutam turistik hava iyi gelecektir... İstikamet Eyfel Kulesi ama çılgın bir turist kalabalığına hazır olun. Eğer yaklaşık 2 saat kuyrukta bekleyip zaman kaybetmek bizim için sorun değil derseniz, kuleye çıkın. Biz 2 saat beklemek istemedik, pişman da değiliz, size de kuleye çıkmayı tavsiye etmeyiz. Tam tersine, Seine Nehri kıyısında yürümeyi, köprülerden bir Rive Gauche'a bir Rive Droite'e geçmeyi, Musée du Quai Branley'nin bitkilerle kaplı çok ilginç cephesinde fotoğraflar çekmeyi daha çok tavsiye ederiz.




Öğle yemeği için Brasserie Le Grand Palais'de lezzetli bir croque monsieur, yanında hardallı sosuyla ünlü "salade verte" ve ev yapımı patates kızartması ve de bir bardak kırmızı şarap, yürümekten kopmuş bacaklarınızı da, ruhunuzu da dinlendirecektir. Bir de üzerine, hemen karşıdaki küçücük ama sevimli Grand Palais bahçesinde küçük bir gezinti, hızlı bir tempoyla geziye devam etmek için ihtiyaç duyduğunuz enerjiyi sağlayacaktır.

Evet çok turistik bir aktivite ama Paris'i gerçekten ana hatlarıyla tek seferde görebilmek için Seine Nehri'nde Bateau Mouche tekne gezisi yapmak tek çare. Neredeyse her yarım saatte bir sefer var. Oturacak yer bol, ayakta kalma derdi yok.



Dilerseniz bu tekne gezilerinin yemekli versiyonları da var ama plastik camların arkasında, turistik bir yemek için o parayı vermek pek de akıl kârı değil doğrusu. Notre Dame Kilisesi'nden onlarca ünlü köprüye, Meclis binasından Louvre Müzesi'ne her mekanı görüp, bol bol fotoğraf çekebilirsiniz. Hele de Paris'e ilk kez geliyorsanız, bu aktiviteyi deneyin derim. Türkçesi yok ama neredeyse diğer tüm dillerde açıklamalı anonslar da yapılıyor böylelikle binaların önünden öyle boş boş bakarak geçmek zorunda da kalmıyorsunuz.



Halen bitap düşmediyseniz, Paris'e gidip de görmeyeni adeta dövdükleri Champs Elysées'ye de bir uğrayın. Aman beklentiniz yüksek olmasın: tek yönlü değil de çift yönlü bir Bağdat Caddesi düşünün, bir tek ucunda Zafer Anıtı var farklı olarak. Onun dışında çok uluslu markaların dükkanları, bir de aşırı turistik ve aşırı pahalı kafeler ve restoranlar. Yine itiş kakış bir turist güruhu... La Durée'de oturayım da şöyle güzel bir tatlı yiyeyim derseniz, kuyrukta en az yarım saat beklemeye hazır olun... Louis Vouitton'un 5 katlı mağazasını şöyle bir gezeyim derseniz, ağırlıklı Slav ve Uzak Doğululardan oluşan en az 100 kişilik sırada beklemeye önceden razı olun.. Bizim gibi, sadece biraz oturup dinleneyim, tatlı bir şeyler yiyip enerji toplayayım, etraftan gelen geçeni seyredeyim derseniz, La Durée'nin hemen yanında le Deauville isimli kafe-restoranı tavsiye ederim. Sevimli mavi üniformalarına rağmen, yoğunluktan yüzünüze bile bakmadıkları için garsonlarıyla kanlı bıçaklı olmazsanız, çok lezzetli kreplerinden yemenizi çok tavsiye ederim.



Akşam halen enerjiniz varsa ve eğer de balık ürünlerine meraklıysanız, ünlü Le Dôme sizi bekler. Önceden rezervasyon yaptırmak şartmış gibi hissettirten kolalı beyaz örtüleri ve peçeteleriyle, smokinleri içinde zıpkın gibi duran yaşlı garsonlarına rağmen, müşterisine kendini çok iyi hissettirten bir mekan burası. Menüleri sadece Fransızca ama garsonlar size yardımcı oluyor. Yediklerinizle, içtiklerinizle, memnuniyetinizle çok yakından ilgileniyorlar. Karidesler, ıstakoz, balık, hepsi birbirinden taze, birbirinden leziz. Tabii fiyatlar biraz tuzlu, ama adamakıllı bir deniz ürünleri ziyafeti peşindeyseniz, burayı aman kaçırmayın.




ÜÇÜNCÜ GÜN PROGRAMI

Güne, az bilinen ama muhteşem bir müzeyle başlayabilirsiniz: Musée de l'Orangerie. Place de la Concorde'daki bu sevimli müze gerçekten bir mücevher adeta. İçinde Monet'nin ünlü devasa Nénuphars de Monet diye bilinen tabloları ve en az onlar kadar etkileyici The Walter-Guillaume Koleksiyonu yer alıyor. Eğer Museum Pass'ınız varsa, hiç sıra beklemeden içeri girebiliyorsunuz. Tek dert, içeride fotoğraf çekmenin yasak oluşu... İçeride en az 2-3 saatiniz geçecek ve inanın farkına bile varmayacaksınız zamanın nasıl geçtiğinin. O kadar etkileyici bir müze burası...


Müzeden sonra, hemen yanı başındaki Jardins de Tuilleries bahçeleri, sanat eserlerinden dönmüş başınızı doğayla dengelemek için var adeta...  Hele bir de bizim gibi baharda gittiyseniz, cennet burası. Rengarenk çiçekler, heykeller, ördeklerin yüzdüğü büyük bir havuz, etrafta şezlonglar, rahat koltuklar, ister masada oturup, ister sandviçinizi alıp çimlerin üzerine yiyebileceğiniz bir kafe, çocuklar için girişte bir atlı karınca... Şu Parisliler ne şanslı dedirtecek bir vaha koskoca şehrin içinde...

Biz öğle yemeğimizi havuz kenarındaki şezlonglarda yedik, gözlerimizi kapatıp şehrin sesine karışan kuşları dinledik, bir iki saat geçirdik bu cennette, size de tavsiye ederiz. Aslında bahçenin diğer ucunda Louvre Müzesi var ama bu müzeyi gezmek için bizim hesaplarımıza göre en az 2 gün lazım ve bizim o kadar zamanımız yok... O yüzden biz bir başka seyahate bıraktık bu müzeyi... Yarım gün görmek yeter derseniz (ki inanın yetmez), o zaman dilerseniz bu kadar yakınken Louvres'u da görebilirsiniz.

Park gezisi sonrası, ver elini Opera Meydanı diyoruz. Alışveriş sevenlerden ve itiş kakış arasında dahi aradığımı bulurum diyenlerdenseniz, önce pek ünlü alışveriş merkezi Galleries LaFayette'e gidebilirsiniz... Ama uyarmadı demeyin: başınız dönecek... Öyle büyüklüğünden falan değil, kalabalığından, itiş kakışından... Biz gittik, ama o ünlü vitrayla kaplı kubbesinin fotoğraflarını çekmek için... Sadece bunu yapabilmek için bile kalabalığın içinde boğulma riski atlattık, ona göre...




Fransız Devrimi'nin planladığı kafe olarak tarihe geçmiş olan Café de la Paix'nin ünlü milföylerinden tatmadan Opera Meydanı'ndan ayrılmayın derim. Ama 10 Euroluk ikrama 40 Euro vermeye razıysanız, çünkü gereksiz bir pahalılık var burada ve tabii ki bir de Paris'in bir simgesi haline gelen uzun bekleme kuyrukları bu pahalılığa rağmen....




Akşam için oteliniz yakınlarındaki sessiz sakin bir restoranda akşam yemeği günün koşuşturmasını dengeleyecektir. Biz, adına vurulduğumuz Au Chien Qui Fume (sigara içen köpeğin yeri) isimli mekanı tercih ettik. Doğru bir tercih olmadı maalesef: tatsız tutsuz yemekler sunan ruhsuz bir mekandı... Telafi için, yemek sonrası krepçiler sokağında frambuaz soslu kreple kendimizi teselli ettik.








DÖRDÜNCÜ GÜN PROGRAMI

Heyecanla beklenen Musée d'Orsay günü... Elinizdeki Museum Pass'e güvenerek sallana sallana gitmeye kalkmayın: bu kartla giriş yapılan kapıda bile en az (en az.....) 500 kişilik bir sıra olacak (bir de normal girişin halini düşünün)... Allahtan bir gar binasından dönüştürülmüş olan müze o kadar büyük ki, kalabalık rahatsız edici bir boyuta ulaşmıyor. Çok farklı dönemlerden resim, heykel ve benzeri sanat eserlerinin sergilendiği bu müzede de zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamıyorsunuz... En az yarım gün ayırmanızı çok tavsiye ederim, pişman olmazsınız...

Öğle yemeğinizi ister müzenin içindeki kafelerden birinde, isterseniz ise, dışarıdaki kafelerden birinde alabilirsiniz. Ardından da bu semtin sevimli dükkanlarla, rengarenk çiçekçilerle dolu sokaklarında yürüyerek, yine az bilinen ama büyüleyici bir müzeye gidebilirsiniz: Musée Rodin.





Museum Pass'ınız varsa, hiç beklemeden içeri girebiliyorsunuz. Tarihinde Jean Cocteau'dan Henri Matisse'e, Rilke'ye birçok ünlü sanatçıya ev sahipliği yapmış muhteşem bir binanın içinde ve binanın muhteşem bahçesinde sergilenen eserler, Rodin'in ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu bir kez de kendi gözlerinizle görerek idrak etmenizi sağlıyor.




Bakımlı bahçede tavşanlar koşuşturuyor, mis gibi gül kokuları siz Düşünen Adam'ı seyrederken başınızı döndürüyor. Rodin'in üretkenliği karşısında insanın dili tutuluyor. Sanatçının kişisel koleksiyonundaki Cézanne, Van Gogh tabloları bile, heykellerin üstünlüğü karşısında gölgede kalıyor.





Müzenin içindeki kafeden bir kahve alıp, bahçede dolanınca, insan inanın yeniden enerji ile dolduğunu hissediyor. Ne yapın ne edin, mutlaka bu müzeyi görün derim... Biz çok etkilendik, garanti ederim siz de bayılacaksınız....








 

Bir sonraki durak için ünlü Saint-Germain semtini öneririm. 200-300 yıllık çikolatacıları, sevimli dükkanları, pasajlar içindeki antikacıları, rengarenk çiçekçileri, sanat galerileri ile burası sımsıcak bir bölge. O sokaktan ötekine, öyle bir geziyor ki insan, etrafı seyretmekten yorgunluğunu bile hissetmiyor. Eğer çok yorulursanız, adı Jean Paul Sartre ile, Albert Camus ile, Simone de Beauvoir ile özdeşlemiş Les Deux Magots ya da Café de Flore'da bir kahve eşliğinde soluklanabilir, sonra kaldığınız yerden gezmeye devam edebilirsiniz.



Akşam yemeği için, Saint-Germain'de, Voltaire, Robespierre, Napolyon gibi tarihin ünlü isimlerinin yemek yediği, yüzlerce yıllık Le Procope, tarih kokan ortamıyla farklı bir deneyim yaşatacaktır..






Ama burasının günümüzde turistik bir işletmeye dönüştüğünü unutmayın: yani, öyle ahım şahım bir hizmet beklemeyin, yemeklerin de öyle anlata anlata bitirilemeyecek cinsten olmadığını kabullenin, sadece tarihin izlerini taşıyan bir mekanın havasını solumak adına burada olduğunuzu düşünün... O zaman çok keyifli bir akşam yemeği geçirirsiniz...



BEŞİNCİ GÜNÜN PROGRAMI


Son günü plansız programsız, güzel sokaklarda gezinerek geçirmek aslında en iyisi. Biz öyle yapmıştık ve çok tavsiye edilen, capcanlı denen Marais'yi gezmeye gitmiştik... Fena halde yanılmışız çünkü meğer burada hayat akşam üstü canlanıyormuş... Biz gittiğimizde neredeyse tüm dükkanlar, galeriler kapalıydı... Kısacası sabahtan Marais'ye gitmeyin...



Öğle yemeği için, Paris'in bir başka ünlü parkını, Jardins de Luxembourg'u tercih edebilirsiniz... Yine bakımlı bahçeler, rengarenk çiçekler, ister gölgede, ister güneş altında oturabileceğiniz koltuklar, uzanabileceğiniz çimenler, çocuklar için gölette uzaktan kumandalı yelkenliler, midilliler... bir tek kafesi yok. Bizim gibi, dışarından bir sandviç ve içecek alıp, parkta huzur içinde yiyebilirsiniz ve Paris'te uçağa gitmeden önceki son saatlerinizi doğa ve huzur içinde geçirebilirsiniz.



2 Haziran 2014

GÜRLE: FOTOĞRAF ÇEKME MERAKLILARI İÇİN EL DEĞMEMİŞ BİR KÖY


Bir dostumuzun doğaya daha yakın yaşayabilmek için bu köye gelmesi ve bizi de bir pazar günü oğlak çevirmek için davet etmesi ile tanıştığımız Gürle Köyü, turizmin (henüz) elinin değmediği bir cennet adeta...


Orhangazi ilçesine bağlı olan bu köy, İznik kıyısından dağlara doğru bir yamaçta, Karadeniz'i aratmayan yeşillikler içinde, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şans ile evleri neredeyse aynen korunmuş ve bu anlamda da, adeta doğal bir fotoğraf stüdyosu niteliği kazanmış bir yerleşim bölgesi. 






Cıvıl cıvıl kuş sesleri ve sağdan soldan gelen akarsu şırıltıları dışında başka hiçbir sesin duyulmadığı bu köy, bu el değmemişliğiyle gerçekten bir cennet.




Köyün sokaklarında rastladığımız bir kaç yaşlı teyze, burasının bir mübadele köyü olduğunu söylüyor. Genel mimari, çeşme başındaki sütun başı, renove edilmiş ama açık olmayan, manastırdan dönme gibi duran hamam ise, sanki çok daha fazlası varmış izlenimi yaratıyor insanda. Eve dönüp de, Internet'ten araştırdığımızda, bu izlenimin hiç de yanlış olmadığını öğreniyoruz: 



Gürle, Ceneviz döneminden bu yana yaşanan bir köy. Adının da, o dönemden, İtalyanca'da "mercan" anlamına gelen "Coralla"'dan aldığı sanılıyor. Bizans döneminde, burada büyük bir kale var, adı "Krolla Kalesi". Orhan Gazi tarafından bu kale fethedildikten sonra, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında, Gürle, Bursa-İznik yolu üzerinde önemli bir konaklama merkezi haline geliyor. 




Hatta, ünlü Arap gezgini İbn-i Batuta Bursa'dan İznik'e yaptığı yolculukta, Gürle'deki bir Ahi zaviyesinde kalıyor ve anılarında Gürle Köyü'ndeki konaklama deneyimini anlatıyor.







14. yüzyılda, Gürle Orhan Gazi'nin yaptırdığı cami, hamam ve han ile, önemli bir merkez haline geliyor. Maalesef cami ve handan geriye kalan bir iz göremedik ama hamam, renove edilmiş haliyle halen duruyor ama kullanıma açık olmaması kadar, sağında solunda hiçbir açıklama vs de bulunmaması, bu güçlü tarihin izlerini sürmeyi imkansız kılıyor. 
                    


         





Köyde, tek bir bakkal dahi yok. İki kilometre uzaklıktaki "Yeni Gürle" ticaretin geliştiği merkez olmuş. Bu sayede, Gürle'de sadece bereketli tarlalar, dut ağaçları, enginar tarlaları, zeytinlikler, pıtrak güllerle mis gibi kokan sokaklar, mimarisi görsel bir şölen yaşatan güzel evler var.. 






      


Gezilecek, görülecek farklı mekan arayışında olanlara, Gürle'yi çok tavsiye ederim. Turizmin adım atmadığı bu cennette, doğayla baş başa çok güzel bir gün geçirebilirler. 

Her ne kadar köy kahvesi ulu çınarlar altındaki geniş bahçesiyle huzur dolu bir ortamsa da, burada içecek dışında bir şey bulmak mümkün değil. Bu nedenle, iyisi mi, siz yiyecek birkaç şey hazırlayın, arabanıza, motorunuza binin. Gürle'ye gelince, köyün sokaklarında kaybolun, dağın yemyeşil sırtlarında dolaşın, ağaçlardan meyve toplayın, biraz tepeden İznik Gölü manzarasını seyredin, acıktığınızda da inin köy kahvesine, söyleyin içeceklerinizi, çıkartın getirdiğiniz yemekleri... keyfinize diyecek olmaz.... 


Hem belli mi olur, Kuzey Ege'nin bugün turizm merkezi haline gelmiş köylerinden hiçbir eksiği olmayan bu köy de yakın gelecekte turizmden nasibini alır, canlanır, siz ise bugünkü el değmemiş günleri anımsayan az sayıdaki kişiden biri olursunuz....


8 Mayıs 2014

PRİENE & DİDİM APOLLON TAPINAĞI


Ege'de antik dönemin izini sürenler, genelde Efes, Selçuk gibi bilindik destinasyonları, kalabalık turist grupları arasında harala gürele ile gezmeye, görmeye, tanımaya çalışırlar. Tabii ki bu ören yerlerinin değeri ve önemi yadsınamayacak kadar büyük ama bölgenin topraklarında, antik dönem meraklısı gezginleri büyüleyecek o kadar çok buluntu var ki...

İşte, Antik Yunan kenti Priene, az bilinen, az tanınan, yaklaşık 100 kilometre uzağındaki Efes'in gölgesinde kalmış bir ören yeri olarak bu buluntulardan biri... Halbuki, kalıntılarının diğer antik kentlere göre çok daha iyi korunmuş olması, kazı şeklinin ziyaretçilerin gezmesini kolaylaştırıcı nitelikte olması, küçüklüğü ve sükuneti ile, topraklarımızdaki en etkileyici ve en çekici antik kentlerden biri... 



Gezginlerin kamusal yapıları, sokakları ve konutları arasında gezerken İskender döneminde yaşadıklarını hissettirtecek kadar samimi bir mekan...

İlk kurulduğunda bir liman şehri olan Priene, bugün Söke Ovası'nın bereketli topraklarına bakıyor tepeden. 




İlk Priene'den günümüze kalmış hiçbir buluntu yok. Bugün gezdiğimiz, gördüğümüz Priene, M.Ö. 334 yılında Büyük İskender tarafından kurulan ikinci kent. Antik çağın Yedi Bilgesi'nden biri olan Bias'ın yetiştiği ve yaşadığı şehir olarak ünlenmiş olan Priene'ye hayli uzun taş merdivenlerden tırmanarak ulaşılıyor. 




Tapınağı, tiyatrosu, çarşı yolu ve kamusal binaları kadar, etrafını çevreleyen doğa, taşlardan fırlayan gelincikler, güneşlenen kertenkeleler ve sonsuz bir sessizlikle insanı mest eden bir mekan burası.









Küçük olduğu için, gezmesi de kısa süren Priene, eski adı Turunçlar olan bugünse Güllübahçe Köyü'nün ayaklarının dibinde. Yüksek merdivenleri çıkmak, inmek insanı yorduğu için, gezi sonrası bu yeşiller ve güller içindeki köyün meydandaki büyük çınar ağacının gölgesindeki köy kahvesinde oturup çay, kahve ya da önünüzde sıkılan nar-portakal suyu içerek şöyle bir soluklanmak da adeta Priene gezisinin olmazsa olmazı. 



Ege bölgesinde antik dönem meraklıları için bir başka heyecan verici yapı ise Didim'deki Apollon Tapınağı. Anıtsal boyutları, benzersiz planı ve çok iyi korunmuş olması sayesinde, gezginleri büyüleyen bu tapınak, hiçbir zaman bir kent niteliği taşımamış. 1858'e kadar tapınakta yıkılmadan kalmış olan heykeller, İngiliz arkeolog Sir Charles Newton tarafından Britih Museum'a taşınmış. Ama heykellerinden yoksun hali bile, tapınağın etkileyiciliğini azaltamamış. 


         

Helenistik döneme tarihlenen tapınak, Büyük İskender ile birlikte tam anlamıyla canlanarak bir kehanet merkezi ve kutsal pınar olarak konumlandı. M.Ö. 300 yılından itibaren de en şaşaalı dönemi başladı. İçinde kahinlerin yaşadığı bu tapınak, aynı zamanda sınırları içindekilere dokunulmazlık da tanıyordu. Halk, gelecek ile ilgili soruları için tapınağın kapılarını aşındırıyordu. 




O günleri gözünüzde canlandırmanıza imkan tanıyacak kadar heybetini koruyan tapınağın sonu ise, bölgede Hristiyanlığın yayılmasıyla geldi ve tapınak için kendi inanışları açısından en aşağılayıcı darbe tapınağın en kutsal yerine, günümüze ulaşmayan, bir kilise yapılması oldu.





Bu ilginç ve gizemli geçmişi, tapınağın günümüze kalmış taşları ve sütunları arasında gezerken halen hissetmek mümkün. Tapınağın girişindeki küçük ama zengin müze dükkanında satılan kapsamlı kaynaklar da, merak ettikleri detaylar hakkında bilgi edinmek isteyenler için güzel bir fırsat...

İyonya olarak adlandırılan bu bölgede, daha adım adım gezilecek, görülecek, keşfedilecek o kadar çok zenginlik var ki...  


      

1 Mayıs 2014

AĞVA & ŞİLE: KARADENİZ KIYISINDA, DOĞANIN PEŞİNDE...



İlkbaharın ilk belirtileriyle birlikte kendini doğaya atmaya hazırlanan çoğu İstanbullu için en popüler istikametlerin başında, hem şehirden adam akıllı uzaklaşmışlık hissi verdiği, hem de günübirlik mesafede olduğu için Karadeniz kıyıları geliyor. Ağva ve Şile ise bu kıyılarda turizmin en canlı olduğu yerleşim bölgelerini oluşturuyor. Ama şimdiden söyleyelim: eğer benim gibi, beklentileriniz yeşilin tondan tona girerek Karadeniz'in hırçın maviliğiyle buluştuğu bir doğa üzerineyse, hayal kırıklığına hazır olun... çünkü insanoğlunun betondan pençesi, şehrin içindeki kadar olmasa da, çoktan buraları da ele geçirmiş bile...

Gezimize Ağva'dan başlayacağız ama buraya giden orman yolunu tercih ediyoruz. Hem biraz daha doğanın içinde olmak, hem de "torluk"ları görmek amacımız. Torluk, odun kömürünün eski yöntemlerle yapıldığı açık hava ocağına verilen ad. 20 kiloluk odun kömürünün 1000 kiloluk odundan 76 ila 107 saat arası süren bir yakma işleminden elde edildiğini burada öğreniyoruz.



Bu kısa "öğrenme" molasından sonra, kimileri doğayla nispeten barışık, kimileri üzerine kurulduğu arazide tek bir yeşil bırakmamış müstakil evlerin arasından geçerek, Ağva'ya vardığımızda hırçın Karadeniz ve şiddetli bir rüzgar bizi karşılıyor. Göksu ve Yeşilçay derelerinin denizle buluştuğu yerde keskin iyot kokusunu içimize çekerek, manzarayı seyre dalıyoruz. 



Ağva'nın tarihi her ne kadar M.Ö 7. yüzyıla kadar geri uzansa da, civar köylerdeki birkaç kalıntı ve mezar dışında günümüze kalan kayda değer bir buluntu maalesef yok. Bu nedenle bu beldenin turizmi deniz ve doğa ile sınırlı kalmış. Doğadan geriye kalanları söylemeye gerek bile yok, deniz turizmi ise sadece Karadeniz'in kısa yaz mevsimi boyunca faal. 


Bu nedenle etraf, ilkbaharda olmamıza rağmen, halen kışın terkedilmişliği ve bakımsızlığı ile moral bozucu bir görüntü altındaki kapalı plajlar, kafeler, restoranlar, hatta otellerle dolu...


Öğle yemeği için Göksu deresi kıyısındaki onlarca tesisten biri olan Gizlibahçe Restaurant'ı seçiyoruz. Güzel bahçesi ve sevimli dekorasyonuyla muhtemelen daha ılık ve güneşli bir havada insana çok dingin bir deneyim yaşatacak bu mekanda, sayıca büyük ekibimize gayet hızlı bir servis yapılıyor. Menümüz tabii ki rakı, balık, salata. Özellikle üzüm tatlısının çok ilginç ve bir o kadar de leziz olduğunu belirtmeliyim.



Yemek sonrası ise, Göksu deresinde bir tekne gezisi yapıyoruz. Ağva'nın en turistik aktivitesi de bu zaten. Derenin bir yakasında yol olmaması nedeniyle, o yakadaki tesislere ulaşımın, dere üzerine kurulu halat tesisatıyla yapılması da bir başka ilginç boyut. 

Esasen ilkbaharın ilk demlerinin yaşandığı bu günlerde, yeşilin kahverengiyle karışan tonları mükemmel bir manzara yaratıyor. Ama bu manzarayı yakalamak bile çok zor: zira derenin iki yakasında sıralanmış olan butik otellerin ve restoranların bir kısmı estetik olarak çok güzel ve doğayla uyumluysa da, büyük bir çoğunluğu gerçekten görsel kirlilik yaratıyor. Tekne gezisi esnasında çok farklı kuş türlerini görmek de halen mümkün. 


Gezimize Şile'de devam etmek için yola çıktığımızda bir ara durak yapıyor ve Akçakese Köyü'ne uğruyoruz. 

1401'de Bizanslılardan alınan ve Türkmen aşiretlerinin yerleştirilmesiyle Türkleştirilen bu köy adını 1327'de Kocaeli yarımadasını ele geçiren Osmanlı kumandanı Akçakoca Bey'den alıyor. Ancak bu köyde özel olarak durmamızın temel sebebi, 600 yıllık tarihinden ziyade mimarisi... 





Yörenin geleneksel ev mimarisinin halen ayakta olan etkileyici örneklerini barındıran köy bu geleneksel mimarinin korunması amacıyla restorasyon programı kapsamına alınmış. Ama yaklaşık iki yıldır ödenek olmadığından proje beklemede... Ümit, ödenek çıkana kadar evlerin yıkılmadan ayakta kalabilmesi...




Gezimizin son durağı ise Şile. Cilalı taş devrinden bu yana insanoğlunun ikamet ettiği bu çok eski yerleşim bölgesi aynı zamanda Cumhuriyet döneminin de ilk oluşturulan belediyelerinden biri olma özelliğini taşıyor. 

Şile'de ilk olarak Ağlayan Kaya diye anılan yerde duruyoruz. Taşları arasından çıkan su kaynağının akış biçimi göz yaşına benzediği için böyle anılan bu doğal oluşumla ilgili, birbirine kavuşamamış aşıkların denize atladığı yer olması gibi rivayetler de yok değil. Üzerindeki kırmızı değirmenle ve etrafındaki gökyüzü ve deniz sarmalıyla çok fotojenik bir sahne teşkil eden Ağlayan Kaya'nın önünde bol fotoğraf çekip, Şile'nin sembolü olan 141 yıllık tarihi Şile Feneri'ne gidiyoruz.


Osmanlı İmparatorluğu'nun Fransız Fenerler İdaresi'ne yaptırttığı bu fener, içindeki cihaz itibariyle Türkiye'nin en büyük feneri olma özelliğini de taşıyor. 19 metre yükseklikteki fener bugün halen Karadeniz'in azgın dalgalarıyla boğuşan gemicilere kılavuzluk yapmaya devam ediyor.













Şile'deki tarihi kalıntılardan biri olan Bizans gözetleme kulesi ise betonarme bazlı bir restorasyon anlayışının kurbanı olarak kayanın üzerinde yükseliyor.


Gezimizi, Şile'de tek tük kalmış eski evlerin önünden geçerek ve tabii ki ünlü Şile bezinden yapılmış sevimli kıyafetler satan dükkanlarda gezerek tamamlıyoruz. İçimden geçen ise, keşke buraları şöyle 20-30 yıl önce görseymişim, halen etkileyiciliğini sürdüren bu hırçın doğanın el değmemişliğini yaşasaymışım....