14 Ocak 2018

EDINBURGH: RENKLİ GOTİK ŞEHİR


2017 yazında gerçekleştirdiğimiz İskoçya seyahati, daha ziyade "Highlands" olarak bilinen İskoç kırsalı odaklı olacağı için, planlama yaparken Edinburgh'a, şehrin gayet küçük olduğu bilgisi doğrultusunda, sadece 2.5 gün ayırmış ve burayı Highlands öncesi ve sonrası "base camp" gibi ele almayı tercih etmiştik. Meğer, bu gotik şehir, küçük olmasına küçük ama o kadar renkli, o kadar zenginmiş ki... 2.5 günde maalesef planladıklarımızın hepsini yapamadık ama yapabildiklerimiz de bizde çok keyifli anlar ve anılar bıraktı. İşte 2.5 gün için Edinburgh rehberi:

Nereler gezilir, görülür?

Edinburgh yürüyerek gezilebilecek ve esasen de ancak yürüyerek keşfedilebilecek bir şehir. Old Town-New Town yani eski şehir-yeni şehir diye ikiye ayrılarak tanımlanıyor ama iki bölüm de neredeyse birbirinin içine geçmiş durumda, aralarında sadece bir köprü var birbirini ayıran.

Old Town ve Royal Mile yürüyüş yapılacak en temel yerler. Tabii ki buralar çok turistik, hele de Haziran-Ağustos arası yani turizm döneminde gittiyseniz, yer gök turist, etraftaki tüm dükkanlar istisnasız turistik ürünler satıyor, sokaklardaki onlarca sokak sanatçısı turistlerin ilgisini çekmek için çabalıyor (benim favorim en sessizleri olan mim sanatçısı bir hanım oldu, her gün önünden geçerken kendisini seyretmeden duramadım), mutlaka bir yerlerden gayda sesi geliyor, tam bir kargaşa... ama keyifli bir kargaşa..



Royal Mile'da dolaşırken, ünlü St-Giles Katedralini zaten görmemeniz mümkün değil. 900 yıldır İskoçya'nın dini merkezi olan bu kiliseyi özellikle çok etkileyici olan vitraylarını görmek için ziyaret etmenizi çok tavsiye ederim. Kilise olduğu için tabii ki içeri girmek ücretsiz, ama fotoğraf çekmek isterseniz 2GBP ödemeniz gerekecek.

Sönmüş bir volkan üzerine kurulu ünlü Edinburgh Kalesi turistlerin olmazsa olmaz ziyaret merkezlerinden biri ama açıkçası biz o kaleye çıkmadık. Highlands seyahatimiz boyunca, o kadar çok kale ve şato gördük ki, şehirdeki sınırlı zamanımızı ilgimizi daha çok çeken etkinliklere ayırmayı tercih ettik. Ama siz sadece Edinburgh'u görecekseniz, o zaman burayı atlamayın derim.

Benim gibi mezarlık meraklılarındansanız, tabii ki Paris'in ünlü Pere LaChaise'i kadar görkemli olmasa da, Edinburgh'un da Greyfriars'ı var. Old Town'ın tam göbeğinde, İskoç tarihinin ünlü isimlerinin gömülü olduğu bu mezarlık 1561'de kurulmuş, yani çok tarihi bir yer. Bununla birlikte turistlerin buraya gelmelerinin temel sebebi Bobby isimli bir köpek!!! Sahibi öldükten sonra tam 13 yıl boyunca her gün gelip sahibinin mezarının başında yatan bu köpek ölünce, sahibinin yanına gömülmüş ve heykeli de mezarlığa dikilmiş. Her turistin bu heykelle bir fotoğraf çektirme telaşı var ki, görmeyin.

Tabii mezarlıklardan bahsetmişken, şehrin kasvetli ve gotik havasının da etkisiyle, turistler için birçok korku turu, vampir, zombi gösterileri olduğunu da belirtmeliyim ama bizim hiç ilgimizi çekmediği için, bunlarla ilgili verebilecek hiçbir bilgim yok.



Doğa meraklısı olduğumuz için, şehrin biraz dışında olsa da, zaman ayırıp gittiğimiz ve bayıldığımız bir mekan da Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi oldu. İçindeki sera bölümü hariç, ücretsiz gezilebilecek ve en az yarım gün zamanınızı alacak bu bahçeler özellikle de yağmursuz bir güne denk geldiyseniz sizi mest edecektir. Dünyanın değişik bölgelerine özgü bitkiler, ağaçlar, rengarenk çiçekler, birkaç adımda bir nefeslenebileceğiniz kafeler... Burası gerçekten doğa sevdalıları için bir cennet. İçindeki büyük dükkandan dilerseniz et yiyen bitkilere kadar envai çeşit çiçek, bitki, tohum da satın alabiliyorsunuz üstelik.

Yine şehrin biraz dışında yer alan Scottish National Gallery of Modern Art, Andy Warhol, Pablo Picasso gibi modern sanatın önde gelen isimlerinin eserlerini içeriyor. Müze iki ayrı binadan oluşuyor, bir tanesinde güncel sergiler, diğerinde ise modern sanatın artık klasikleşmiş isimlerinin eserleri yer alıyor. Biz zaman kısıtı nedeniyle sadece ünlü isimlerin eserlerinin bulunduğu binayı gezebildik. İngiltere'deki tüm müzeler gibi, burada da giriş ücretsiz ama bağış yapmak isterseniz memnuniyetle kabul ediyorlar. Modern sanata meraklıysanız, Edinburgh'a gelmişken burayı pas geçmeyin derim.


Ve şehrin merkezindeki Scottish National Gallery... Sanat sevdalıları için mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir müze... Monet'den Titian'a, Van Gogh'dan Leonardo da Vinci'ye, Goya'dan El Greco'ya, sanat tarihinin en önemli isimlerinin tablolarının ve heykellerinin bulunduğu bu müze, benim için gerçek anlamda bir sürpriz oldu. Açıkçası Edinburgh gibi nispeten küçük bir şehirde, bu kadar zengin bir koleksiyon olabileceğini hiç düşünememiştim. En az yarım gününüzü alacak büyüklükteki bu müzeyi mümkünse yağmurlu olmayan bir günde gezmek daha akıllıca olacaktır: Edinburgh'da yağmur başladı mı, bitmiyor, öyle hafif hafif de yağmıyor, tam bastırıyor. Ve öyle günlerde, turistlerin hepsi kapalı aktiviteleri yani müzeleri tercih ediyor, o zaman da müzelerde biraz itiş kakış yaşanıyor.

Çocuklarınızla seyahatteyseniz, o zaman yine olmazsa olmaz bir tavsiyem daha var: National Museum of Scotland... Mısır mumyalarından modaya, bilimden etnoğrafyaya fazlasıyla geniş bir yelpazeye dağılmış onlarca alanda, ziyaretçilere etkileşimli deneyim yaşatan bu müzeyi tanımlamak çok zor. Biz sadece mumyalar bölümüne bakalım diye girdik, ama yarım günden fazla süreyi müzenin tüm bölümlerinde geçirdik, çocuklar gibi eğlendik, herşeyi elledik, kurcaladık, deneyimleyerek öğrendik...

St Andrews Square Gardens gibi küçük olanlardan, Princes Street Gardens gibi büyük olanlara, şehrin her yerinde önünüze bir park çıkacak zira tam 112 tane park var bu küçük şehirde. Havanın güzel olduğu zamanlarda, bu parklarda banklarda oturmak, çimlere uzanmak da çok zevkli oluyor.

Ne yenir, nerede yenir?

Bu kez bir değişiklik yaparak, nerelere asla gitmemeniz gerektiğiyle başlamak istiyorum. Gerek önlerindeki uzun kuyruklar, gerek sadece turistlere yönelik olmaları nedeniyle anlamsızca yüksek fiyatları, gerekse kısa zamanda en fazla sayıda müşteri alabilmek için hem yemek hem de hizmet kalitesini düşük tutmaları yüzünden, neredeyse Edinburgh'la ilgili her seyahat blogunda bahsi geçen Grefriars Bobby Bar, The Elephant House (J.K. Rowling'in Harry Potter'ı yazdığı kafe) ve Deacon's House Cafe'yi kesinlikle listenizden çıkarmayı öneriyorum. Gerçekten o anlamsız itiş kakışa değmez. Biz denedik bir tanesini, sinirlenerek 5 dakikada çıktık.

İskoç mutfağını denemek isteyenlere, Old Town'daki 16 yüzyıldan kalan sıra sıra restoranlardan herhangi birini tavsiye edebilirim. Biz The White Hart Inn'de yedik ilk İskoç yemeğimizi, tercihimizi Steak & Ale Pie'dan yana kullandık ve çok memnun kaldık. Tabii bu tür restoranların da ağırlıklı turistik olduğunu ve fiyatlarının da bu doğrultuda olduğunu belirtmeliyim.

Bizim gibi ünlü şef Jamie Oliver meraklısıysanız, o zaman New Town'da yer alan Jamie's Italian'ı tavsiye edebiliriz. Evet, yerel mutfak değil ama Jamie Oliver dokunuşu deneyimi için burası da denenebilir.

Royal Mile'daki Angels with Bagpipes, dışarıdaki az sayıdaki masalardan birinde yer bulabilirseniz, bu canlı sokağın nabzını tutabileceğiniz çok keyifli bir mekan. İskoç mutfağına gayet modern bir dokunuş getiren bir menüsü var, viski menüsü de çok zengin. Tabii hem mekanı hem de güçlü mutfağı nedeniyle biraz pahalı ama Edinburgh'u dingince içinize çekmek için biraz fazla para ödemeye değer.

Sabah 8:00'den itibaren kahvaltı ile hizmete başlayan The Refinery Restaurant ise gündelik bir şeyler atıştırmak için iyi bir seçim olabilir.

Biz İskoçya kırsalında bol bol İskoç mutfağı tattığımız için, Edinburgh'a dönüşümüzde, bir değişiklik olsun diye Çin lokantasında da gittik ve New Town'daki Kweilin Restoranı çok beğendik. Gittiğimiz en iyi Çin lokantalarında ilk 3'e aldık burayı. Tabii bu olumlu izlenimde, bu yemekten önceki 5 gün boyunca bol bol İskoç spesiyalitesi yani haggis (hayvan sakatatları ezmesi diye özetleyeyim) ve black pudding (kandan yapılma sosis!!) yemiş olmamızın etkisi de olabilir...

Nerede Kalınır?

Edinburgh'da oteller gerçekten çok pahalı... Biz ilk gecemizi Old Town'da, olabilecek en merkezi konumda yer alan The Grassmarket Hotel'de geçirdik. Konumu harikaydı harika olmasına ama odamızın boyutu taş çatlasa 5 metre kareydi!!! Sırt çantasıyla geziyorsanız sorun değil de, bizim gibi 2 büyük bavulunuz varsa, bu boyut epey zorlayıcı olabiliyor... Hele de ödediğiniz fiyat neredeyse 5 yıldızlı otel fiyatına eşse!!

Allahtan, Highlands gezisi sonrası, New Town'da Destiny Scotland St Andrew Square Apartments'da iki geceliğine bir daire kiralamıştık. 2 gece için ödediğimiz tutar, ilk otelimizin 1 gecesinden daha ucuzdu, odamız mutfağı, banyosu, oturma odası ile kocamandı ve yeri de yine ideal derecede merkeziydi.

Kıssadan hisse, Edinburgh'da otel yerine Airbnb ya da daire kiralama işi çok daha mantıklı olabilir.

Şehirde ulaşım nasıl?

Havalimanından şehire ulaşım için tren tercih edilebilir, ama biz taksi kullandık. Tek yön yaklaşık 28 GBP tutuyor. Şehrin içinde ise yaya gezmek en doğrusu çünkü heryer birbirine yakın. Tabii eğer şehrin daha dış bölgelerine gidecekseniz, o zaman tramvay veya otobüsten faydalanabilirsiniz.













9 Aralık 2017

TALKEETNA: KÜÇÜCÜK BİR ALASKA KASABASI


Talkeetna, sadece 876 kişinin yaşadığı küçücük ama çok sevimli, yazın turizm sezonunda nüfusu patlayan bir Alaska kasabası. Alaska'nın kuzeyine doğru ilerleyen turist kafileleri için bir durak teşkil eden bu küçücük kasaba, Athabascan yerlilerinin yaşadığı bölgede 1916'da kurulmuş. O günden bu yana da açıkçası fazla değişmemiş.


Tek bir ana cadde üzerinde sağlı sollu, bugün çoğu dükkan ya da restoran olan, rengarenk çiçeklerle bezenmiş otantik küçük evleri ile turistleri mıknatıs gibi çeken bu küçücük kasabanın kendisinde yapacak çok şey yok aslında. Yerlilerin kullandığı Den'aina dilinde, "nehir kıyısında bolca yemek bulunan yer" anlamına gelen "Talkeetna" üç nehrin birleştiği bir yerde kurulu. Bu konumu sayesinde, yürüyüş turlarından, somon avına, küçük uçaklarla keşif yolculuklarından raftinge birçok aktivite için merkez haline gelmiş. Ayrıca, küçük olmakla birlikte, merkezi tren istasyonu sayesinde de, ünlü Denali Ulusal Parkı ve Koruma Bölgesi'ne trenle gitmek isteyenler için önemli bir kavşak görevi görüyor bu küçük kasaba.

Kasabanın içinde dolaşmak, tüm dükkanlara tek tek girseniz, restoranlarından birinde kahve içseniz bile, taş çatlasa 2 saat sürmüyor bile. Ama etrafta yapılacak şeyler çok. Biz kasabadan sadece 24 kilometre uzaklıktaki Vern Halter yarış köpekleri merkezini ziyaret etmeyi tercih ettik.



Iditarod Alaska'da her yıl Mart ayının ilk haftasında düzenlenen, 1700 kilometrelik kar ve buzla kaplı bir mesafenin köpeklerin çektiği kızaklarla katedildiği, bu yörenin adeta "Formula 1" yarışları sayılabilecek bir etkinlik. Kızak sürücüleri, köpekleri öyle böyle ünlü değil Alaska'da. İşte Vern Halter de, bu yarışlarda sayısız birincilikleri olan bir kişi ve yaz mevsiminde, turistleri ve Iditarod yarışlarına katılmak için eğitim alanları ağırlayan bir merkez kurmuş. Açıkçası yazın böyle bir yeri gezmenin pek bir anlamı yok. Biz hata yaptık maalesef burayı seçerek: etraf sivrisinek kaynıyordu, köpekler tekerlekli araçları çekerek giderken gezmenin hiç tadı yoktu ama yine de ortam güzel çiçekleriyle hoştu en azından. 


Talkeetna'da konaklamanın en güzel yanı kaldığımız oteldi. Bölge yerlileri tarafından işletilen Talkeetna Alaskan Lodge, gerçekten büyüleyici bir mekandı: Alaska Sıradağları'na nazır, geniş yürüyüş parkurlarında saatler geçirebileceğiniz, yazın geç batan, hatta neredeyse batmayan güneşine karşı akşamın geç saatlerine kadar terasında oturup dinlenebileceğiniz bu otele bayıldık. Çok odalı olmasına rağmen büyüklüğü sayesinde kalabalığı hiç farketmediğiniz bu mekanda maalesef 1 gece geçirebildik programımız gereği ama 3-4 gün kalsak bile sıkılmazdık.

               
          


Ve tabii Talkeetna'nın en güzel yanlarından biri de, istasyonundan yola çıktığınız tren seyahati. Aslında Anchorage'dan itibaren Fairbanks'e kadar olan bölgeyi baştan sona trenle geçebilirsiniz ama biz ulaşım kadar gezme-görme deneyimi de istediğimizden üzeri camla kaplı ve bu sayede etrafı rahatlıkla izleyebileceğiniz turistik bir tren yolculuğunu tercih ettik. Ve neredeyse, tüm Alaska seyahati boyunca en güzel manzaraları da bu seyahatte görebildik. Uçsuz bucaksız ormanlar, dereler, ulu ulu dağlar, göller, aralarda geyikler, sığınlar, gerçekten büyüleyici bir deneyim oldu. Fotoğraf çekmek isteyenler için açık olan bölgesi, öğle yemeği için gayet şık ve rahat yemek kompartımanı ile, turistler için herşeyin düşünüldüğü bu tren gezisi, kanaatimce bir Alaska seyahatinin olmazsa olmazı....


İşte toplamda 12 gün süren Alaska seyahatimizin 2 günü de böyle geçti. Çıkardığımız dersler: 1) Talkeetna küçücük bir yer deyip geçilmeyecek ve mutlaka görülecek 2) Talkeetna Alaskan Lodge'da en az bir gece mutlaka kalınacak 3) Yaz mevsiminde gidildiyse, Iditarod yarışlarıyla alakalı merkezlerden uzak durulacak 4) Mutlaka ve mutlaka Alaska'nın bir bölümü trenle gezilecek....


10 Eylül 2017

GÖKÇEADA: YAMAN ÇELİŞKİLERİN ADASI


Türkiye'nin en büyük adası burası, ama bir o kadar görünmez adeta... Dillendirilmeyen ya da dillendirilse bile kulak verilmeyen acı tarihi yüzünden midir, kardeşi Bozcaada'nın gölgesinde kalmasından mıdır yoksa adaya ulaşımı sağlayan Gestaş'ın ulaşım sürecini kabusa çeviren yönetim anlayışından mıdır bilinmez ama Gökçeada tatil deyince aklımıza ilk gelen yerlerden biri değil maalesef... Daha uzak olmasına rağmen Yunan adalarına gitmeyi düşünenimiz çok da, Gökçeada deyince duraksıyoruz bir şekilde...


Biz duraksamadık ve bu sene19 Mayıs'taki 3 günlük tatilden faydalanıp, Gökçeada keşfine çıktık. İyi ki de öyle yapmışız: sadece yeni bir coğrafya keşfetmedik, tarihimizin bilmediğimiz yönlerini de epey içimiz acıyarak öğrendik. 

Yola çıkarken özellikle böyle yoğun tarihlerde feribot sırasının çok uzun olduğuna dair gelen uyarıları dikkate alarak, programa göre 13:00'te kalkacak feribot için, Kabatepe Limanı'na 10:45'te vardık, sıraya girdik.. Ve ancak 16:00'daki feribota binebildik. Çünkü sadece ve sadece 2 tane feribot vardı... Adaya ulaşım Gestaş'ın elinde, Gestaş'a telefonla ulaştığınızda, feribot sırasını uydu ile izlediklerini ve buna göre planlamanın yeterli olduğuna karar verdiklerini öğreniyorsunuz ve yapabileceğiniz hiçbir şey yok, beklemek dışında... Tabii sırayı görüp geri dönenleri de unutmayalım, bir de onu yapabilirsiniz. Ya da arabayı bırakıp, yaya olarak da binebilirsiniz feribota ama İmroz'u layıkıyla gezmek için arabaya kesin ihtiyaç var, adada kiralık araç sayısı da çok yeterli değil... Yerel yöneticiler, turistik tesis sahipleri nasıl oluyor da bu kayıtsız Gestaş yönetimine katlanıyorlar, akıl almıyor açıkçası. Buraya gelenlerin ada yerine feribot sırasında geçirdikleri saatlerde adaya katabilecekleri gelirin kaybedilmesine nasıl göz yumabiliyorlar, hakikaten anlamak zor. Tabii diyebilirsiniz ki, sen de sıra olduğunu bile bile bu tarihte gitmeseydin, daha sakin bir tarihte gitseydin... ama unutmayın: yaman çelişkilerin adası burası, yüksek sezon ve özel günler dışında birçok otel, restoran ve kafe kapalı... 

Bununla birlikte, yaklaşık 6 saatlik bekleme süremizin çok kötü geçmediğini de itiraf etmeliyim. Ama bunun için, Kabatepe Limanı'nın en dibindeki S.S. Anafartalar Su Ürünleri Lokali'ne kadar yürümemiz gerekti. İyi ki ilk gördüğümüz hamburger, tost gibi hazır ürünler sunan keyifsiz mekana girmeyip, yürümüşüz. Bu lokal, çok salaş ama bir o kadar sevimli ve bir o kadar taze deniz ürünleri sunan, Gökçeada'da bizi bekleyen "citta slow" ortamına hazırlayan keyifli bir mekan. Eğer hafta sonu ya da tatil zamanı gidecekseniz adaya, nasıl olsa kuyruk bekleyeceksiniz, bence planınıza burayı da ekleyin mutlaka....

Ve Gökçeada... 1970 yılına kadar adı İmroz olan bu ada, o kadar büyük ki, akın akın gelen turistler feribottan iner inmez adeta yok oluyorlar. Bu nedenle de, biraz kafa dinlemek, kalabalıklardan uzaklaşmak istiyorsanız, Gökçeada en doğru adreslerden biri... Şimdi gelelim tavsiye ve ipuçlarına:

Ada, arabasız gezilecek bir yer değil, ama arabayla da otopark sorunu yaşanıyor. Gezip görülecek yerlerin çoğu malum eski Rum köyleri, onların da sokakları çok dar, hatta bazı köylerde, arabaların köyün içine girmesi yasak. Bu nedenle, çok yeterli olmasa da, neredeyse her köyün bir otoparkı var turistler için, erken vakitte gidip otoparkta yer bulmaya çalışmak gibi bir sorunsal yaşayacaksınız, şimdiden haberiniz olsun.

Adanın çok ilginç bir özelliğini detaylara girmeden paylaşayım: hemen hemen her köyde, her evin çatısında taşlar var. Kiremitlerin üzerine konmuş tek tek taşlar... Gökçeada'nın amansız rüzgarıyla mücadelesinin nişanesiymiş bu taşlar meğer. Çatıdaki kiremitler uçmasın diye konurmuş. Bu da böyle küçük bir detay bilgi.



Adanın güney sahillerindeki yolu, özellikle doğaseverlere çok tavsiye ediyorum. Her ne kadar burada turizm eski Rum köyleri odaklı olarak gelişmişse de, pek fazla köy bulunmayan güneyde kimi yerde çorak, kimi yerde asırlık zeytin ağaçlarıyla bezenmiş ve tabii ki mutlaka kendini gösteren denizin mavisiyle renklenmiş bir coğrafyada tek tük araba geçen kır yollarında ilerlemek çok güzel bir duygu.



Hele ilkbaharda göz alabildiğince uzanan gelincik tarlaları da eklenince manzaraya tadına doyulmaz bir deneyim ortaya çıkıyor... Durun bitmedi!! Daha bir de keçiler var!! Gökçeada, malum, keçileriyle ünlü ve gerçekten de yol boyunca top modellere taş çıkartırcasına poz veren keçiler yüzünden, benim gibi fotoğraf meraklıları 10 dakikada gidilecek mesafeyi, "arabayı durdur, in, fotoğraf çek, arabaya bin, 100 metre ilerle, yine dur, in, fotoğraf çek" formatıyla 1 saatte ancak alabiliyor.


                   

Adanın güneyinde bir başka ünlü mekan da Tuz Gölü. Belli mevsimlerde flamingoların konakladığı bir gölmüş burası, biz o döneme rast gelemedik maalesef. Ama "flamingolarla sörf yapmanın zevki" diye pazarlanan ve bu hayvanların doğal ortamına fevkalade zarar veren aktiviteler sonrasında flamingoların daha az gelmeye başladığı söyleniyor, doğru mudur bilemem. Ama bence de sörf yapacaksanız, doğaya zarar vermeyecek birçok yeri var Gökçeada'nın, oraları tercih etseniz pek iyi olur.

Güneydeki bir başka etkileyici yer Laz Koyu. Yaz mevsiminde burası çok tercih edilen bir plajmış. Biz gittiğimizde şemsiyeleri yerleştirilmiş, yaz hazırlıkları başlamıştı. Koydaki tek tesiste oturduk, bir kahve içtik, manzarayı seyrettik. Suyun o tarihteki soğukluğunu bilmesek, muhtemelen soluğu denizde alırdık, o kadar davetkardı manzara...



Bir de baraj gölü var Gökçeada'nın. Baraj göllerine mahsus o yeşilimsi rengiyle, yolun kenarına inşa edilmiş seyir terasındaki banklarda oturup, o manzarayı da biraz seyretmek keyifli oluyor.

Demin de dediğim gibi, Gökçeada'da turizmin kalbi eski Rum köylerinde atıyor. Bence bu köyler arasında en canlısı, en otantiği Zeytinliköy. Artık Rum Ortodoks Patriği Barthelemeos'un doğduğu köy olduğundan mıdır nedir, burası cıvıl cıvıl bir köy. Her taraf sevimli kafelerle, pansiyonlarla, butik otellerle dolu. Adanın en aktif kilisesi Agios Georgios Kilisesi de bu köyde ama pek turistik bir hali yok. Bu nedenle biz içine girip gezmedik, her gittiğimizde cemaat vardı, rahatsız etmek istemedik. Bu coğrafyanın ünlü "çamaşırhane"lerinden en büyüğü de yine Zeytinliköy'de. Geçmişte, ahali gelir, çamaşırlarını gürül gürül su akan bu çamaşırhanelerde yıkarmış. Bugün halen gürül gürül su akıyor ama çamaşırhane daha ziyade bir eski eser niteliğinde sergileniyor sadece.



Eski Bademli Köyü, adanın Rum köylerinden bir diğeri. Bana nedense Ortaçağ'dan kalan küçük İtalyan köylerini andırdı bu köy. Biraz daha tepede, yine bakımlı evleri, kafeleri olan ama Zeytinliköy'e nazaran daha sakin bir köy burası. Köydeki asırlık çınar ağacına şöyle bir sarılmak, Gökhan'ın Bal Çiftliği'nde arıcılık ve bal konusunda spontane gerçekleştirilen kısa bir seminere katılmak ve tabii ki bal almak, bir Rum aile tarafından işletilen Stenada Cafe'de mozaik pasta ve limonata yemek Eski Bademli Köyü'nün olmazsa olmazları....


Yukarı Kaleköy bence İmroz'un en güzel manzaraya sahip köyü. Epey tepede tabii bu manzaraya sahip olabilmek için. Köyün en ünlü mekanı "Mustafa'nın Kayfesi"... Ağaçların altında, en sıcak günde bile ferahlık veren bir mekan. Biz sadece kahvesini tattık ama kahvaltısı da çok iyiymiş diyorlar. Hemen yanında yeni renove edilmiş Aya Marina Kilisesi var ama ona da giremedik, kapalıydı kapısı.


Bu köyün en keyifli mekanlarından biri İmroza isimli dükkan. Sabunları, zeytinyağı, şarapları, turistik hediyelikleri ile ünlü bir mekan ama biz en çok kolonyalarına bayıldık. Neredeyse her çeşidinden bir tane aldık, aylar geçti Gökçeada seyahatimizin üzerinden ama o kolonyalardan her sürüşümüzde, kokuları bizi o güzel yolculuğumuza geri götürüyor.

Kaleköy'ün bir de sahil kenarında olan versiyonu var. Dalgakıranı ile balıkçıların limanı burası. Sahilinde sıra sıra balık lokantaları var, onların biraz ilerisinde akşamüstleri kurulan tezgahlar. Bir akşam rakı-balık yapalım diyorsanız, Kaleköy'deki Eleni Restaurant'ı tavsiye edebilirim.

         

Rum köyleri içinde, en az turistik olan Tepeköy. Hatta yabancılara pek sıcak davranmadıklarını bile söyleyebilirim, ya da en azından bize soğuk davrandılar desem daha doğru. Köyde sadece köy kahvesi açıktı biz gittiğimizde. Halbuki mavili beyazlı evleriyle burası da turistler açısından en az diğerleri kadar cazip ama bomboştu ortalık, adanın acı tarihinin izleri sanki buradan hiç silinmemiş gibiydi.


Gökçeada'ya gitmeden önce hazırlık yaptığınızda, adanın bazı spesiyalitelerinin anlatıla anlatıla bitirilemediğini öğreniyorsunuz. Bunlardan ilki "cicirya". Biraz yağlı bir hamurda peynirli, kekikli bir pizza diye düşünebilirsiniz bu yemeği. Biz bu yerel lezzeti Zeytinliköy'deki Madam Evstratia isimli yerde tattık. Aile üyelerinin işlettiği bu küçük amatör mekanda, ciciryanın ardından kalp şeklinde kireçte kabak tatlısı tattık bir de. Yerel bir lezzet değil ama onu da tavsiye ederim biraz kilo almayı göze alabilirseniz.


İmroz'un bir başka yerel tadı sakızlı muhallebi. Bunu birkaç yerde denedik ama en güzeli Zeytinliköy'deki iki Rum hanımın işlettiği Mina Cafe'deydi. Ara bir sokakta olmasına rağmen, adanın en rağbet gören kafesi de burası gördüğümüz kadarıyla. Bir de, kafenin tam karşısında biz gittiğimizde daha henüz tam da açılmamış bir dükkan vardı, oradan aldığımız hardalı da çok tavsiye ederim. İstanbul'a döndükten sonra neden sadece bir kavanoz aldık diye dövündüm doğrusu... 




Bir de yerel lezzet olarak oğlak çevirmeden bahsediliyor. Tabii ki onu da deneyelim dedik Ayışığı Çamlık Restoran isimli bir yerde. Ama artık bizim gittiğimiz zamana mı denk gelmedi, yoksa malum bir yeri anlatırken abartma eğiliminden midir, bildiğiniz kuzu tandır tadında bir şeydi yediğimiz.

Ve tabii ki Efibadem kurabiyeleri. Merkezdeki Meydani Pastanesi'nde satılan bu bademli kurabiyeler hakikaten anlatıldığı kadar var. Ben kurabiye meraklısı değilimdir hiç, ama bunlardan avuç avuç yiyebilirim, o kadar lezzetli. Eğer Gökçeada'dan birilerine hediye almak istiyorsanız, bence doğru tercih bu kurabiyeler olur.




Gelelim konaklama mevzuuna: adada konaklanabilecek otel, pansiyon bolca mevcut ama birçoğunun, ya otantik ama sıkış pıkış ya da geniş ama adanın dokusu ile hiç örtüşmeyen beton yığını şeklinde olduğunu belirtmem lazım. Biz gitmeden önce tabii ki nerede kalabileceğimizi epey araştırdık ve kararımızı, alternatiflere göre daha pahalı olan Zeydali Otel'den yana kullandık.

Gökçeada'ya varınca, doğru bir karar verdiğimizi teyid ettik açıkçası: Zetinliköy'ün meydanında, zevkle ve özenle döşenmiş, köyün doğası ve dokusuyla örtüşen, küçük ama profesyonelce yönetilen, hizmet anlayışının güçlü olduğu bir butik otel burası. Sabah uyanıp, odanın küçük balkoncuğundan köyün meydanının günün ilk ışıklarındaki tenhalığını seyretmek, yöre ürünleriyle hazırlanmış zengin kahvaltısını tatmak gerçekten büyük keyif.


Ama bu otel, her şeyden öte, Gökçeada hakkında yazılmış kitapları sergilemesi ile benim takdirimi kazandı. İstanbul'daki kitapçılardan bulunması zor olan adayı anlatan kitaplar görünür bir köşede duruyor ve benim gibi meraklılardan biriyseniz, satın almak isterseniz, sizi hemen merkez ilçedeki Sezin Kitabevi'ne yönlendiriyorlar.

Yolunuz mutlaka Sezin Kitabevi'ne düşsün... Ve mutlaka Deniz Kavukçuoğlu'nun "Hüzün Adasında Bir Köy: Gökçeada-Bademli" isimli kitabını ve Rıdvan Yurtseven'in "Gökçeada Sıradan İnsanların Öyküleri" isimli kitabını edinin. Bu kitapları okumadan, adanın yakın tarihindeki acıları bilmeden Gökçeada'yı tanımak, anlamak, sevmek mümkün değil... Ben o acılardan bahsetmek istemedim anlatırken burayı ama o acılar, utançlar, ayıplar bilinmeden Gökçeada'yı da anlatmak aslında pek mümkün değil.