31 Mayıs 2018

BİR PLAZA KADINININ DOĞADA KAMPLA İMTİHANI


Geçen sene bugünlerde hayatımın ilk kamp deneyimini yaşadım. Çok hevesle ve heyecanla giriştiğim bu macera bende çoğu yemyeşil ve dingin güzel anılar bıraktı. Öyle tutkunu oldum diyemem her hafta sonu gideyim şeklinde... Ama isterim ki gidebileyim her sene birkaç kere, tercihan ayrı mevsimlerde... o sükuneti, o içe dönmeyi, o doğa karşısında hiçleşmeyi tekrar deneyimleyeyim....Ama tabii yanımda kamp işine çok hakim insanlar olması koşuluyla... Zira itiraf etmeliyim ki, ilk kamp deneyimimde konu mankeni olmak ve bolca fotoğraf çekmek dışında pek aktivitem olmadı...


Bu işin önce bir hazırlık bölümü var. O aşama konusunda maalesef paylaşabileceğim çok şey yok, çünkü ben hazıra kondum. Çanak çömleğimizden çadırımıza, uyku tulumumuzdan yiyecek içeceğimize herşey kamp uzmanı hatta gurusu diyebileceğim ekip arkadaşlarım tarafından hazır edilmişti zaten. Ben sadece kendimi hazırladım... Gerek yok denmesine rağmen makyaj eşyalarımı yanıma almış olmam herhalde ne kadar kamp cahili olduğumun başlı başına göstergesi olsa gerek... Bir kez ruj bile sürmedim 3 günlük kampımız boyunca, aklıma bile gelmedi hatta....


Önemli bir husus daha: çoğu kamp bölgesinde değil Internet, telefon bile çekmiyor... Yani Instagram'da story paylaşayım, Twitter'a bakıp neler oluyor öğreneyim, şirketten gelen e-mailleri cevaplayayım diye beklentileriniz olmasın, kamp demek dijital detoks demek... İlk başta ürkütücü, sonra alışınca ise çok ama çok keyifli....


Gittiğimiz yer ormancılar dışında, köylülerin bile geçmediği bir yayla.. Yine kamp arkadaşlarımın önceden bildiği bir yer... Ben daha yolda vazgeçmiş ve geri dönmüş olurdum eğer tek başıma olsam: 3 cip arka arkaya, çamurların içinde bolca kayarak, bolca batıp saplanarak ve çıkarak ilerlemek gerekiyor bir yerden sonra yol olmadığı için...


Kamp için seçilen yere ulaştığımızda ise hem bir ferahlama hem de bir hayranlık kapladı beni... Yemyeşil ama öyle böyle değil cidden yemyeşil bir ortam, göz alabildiğince yeşil... Şırıl şırıl bir su sesi, ki suyun kamp yeri için çok önemli olduğunu sabah yüz yıkama, yemeklerden sonra kapkacak yıkama ve benzeri yıkama süreçlerinde ben de anlamış oldum... suyun yaz mevsiminde bile ellere hipotermi geçirtecek soğuklukta olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.... Tabii bolca yakacak odun da lazım ki, geldiğimiz yer bu açıdan çok zengindi...

Kampın kurulması aşaması, bilmeyenler için gelsin, önce ateşin yakılmasıyla başlıyor... Zaten ilk insanların neden ateşe taptığını da kamp yaparken anlayabiliyor insan: herşey o ateşin etrafında dönüyor, ateş olmasa hayat duruyor... O yüzden ateş önemli, ateşin hiç sönmemesi daha da önemli...                 

Ateşten sonra çadırı kurma aşaması başlıyor... Açıkçası bu aşamada da ben daha ziyade "şunu tut", "orada dur", "ipi ger" gibi aktivitelerin sorumlusu oldum sadece, birileri kurdu ben de yardım edermiş gibi yaptım... Ama ortaya konforlu bir çadır çıktı... Konforlu olduğunu sonradan idrak edebildim o başka, çünkü ilk gördüğümde, "biz bu ufacık yerde nasıl yatacağız" nidaları içindeydim, ama tüm günü açık havada geçirip yatmak için çadıra ilk girdiğim andan itibaren, en şık otelin kuştüyü yatağında hissettim kendimi ve böylelikle kendimce Einstein'ın izafiyet teorisini de kıssadan hisse deneyimlemiş oldum....

Çadır bitince sıra oturma bölgemizi hazırlamak, alet edevatı yerleştirmek, kim nereye hacet edecek (ki çok önemli bir husus, lamı cimi yok, doğada hacet gidereceksiniz, ayıp değil bildiğin zorunluluk) onu kararlaştırmak gibi işlemlere geliyor... Bu arada ateşi de hep harıl harıl tutmak lazım, onu bir daha vurgulayalım... Zaten bunlar olup biterken yemek saati yaklaşıyor... Yemekler genelde kamplarda ateş üstünde sucuk, et pişirmek şeklinde oluyor... Biz de onları yaptık ama dedim ya, yanımızda kamp gurularımız vardı... Bir öğlen, 7-8 saat ateşte pişmiş güveç, bir sabah ise menemen gibi kampçılık sınırlarını zorlayan yemeklerimiz de olmadı değil... İtiraf ediyorum yalnız, o güveç var ya o güveç, 7-8 saat ateşte pişen güveç... işte o, o bir efsaneydi....
             

Gece uyumak ise, işte ben orada biraz zorlandım... Etrafta keskin bir sessizlik var... Ve bu sessizlikte yattığınız yerden yaprak kıpırdasa duyuyorsunuz... Ve o yapraklar sürekli kıpırdıyor... hayvan ulumaları ki biz tilki ulumasına denk geldik, aman allahım, o ne korkunç ses, Blairwitch filminin ses efektleri yanında hiç kalır, işte o hayvan ulumaları ne kadar derin uyursanız uyuyun zıplatıyor insanı yerinden... Devamlı bir hışır hışırlık ki, onlar da etrafta dolaşan hayvanların hışırtılarıymış, sabah uyanınca taze dışkılarından anladık. Kısacası geceleri ben korktum biraz... Her türlü önlemimiz vardı hayvanlara karşı ama ben yine de korktum... Sadece hayvanlardan değil, ruhlardan falan da... O biraz bana özgü olsa gerek ama bulunduğumuz topraklarda geçmiş yüzyıllarda kaç tane savaş olmuştur, kimler ölmüştür gibi düşünceler sarınca beni, bir de üzerine tilki ulumaları, itiraf ediyorum geceler benim için biraz kabus oldu....

Ama gün ışıyınca, sabah hafif bir sis altındaki o doğa, o tazelik, o el değmemişlik... işte var ya, ona paha biçilmez... O yeni başlayan günün zindeliği, o cıvıl cıvıl kuş sesleri, ağaçların altında hafifçe ürpererek oturmak, ateş çıtır çıtır, çay fokurduyor bir yandan, hep beraber kahvaltıyı hazırlamak... sonra çıkıp dolaşmak doğada, o yabani menekşeleri koklamak, miniminnacık ama yine de görkemli unutmabeni çiçeklerini görüp sevinmek, yabani çilekleri toplayıp üzerinde kimyasal var mıdır diye düşünmeden yemek, şırıl şırıl akan sularla alnını serinletmek....





       




İşte bunlar, biz şehirlere hapsolmuş insanlar, hele benim gibi plaza insanları için öyle bulunmaz nimet ki.... Doğanın gücü ve dayanıklılığı karşısında, insanoğlunun yarattığı suni gündem ve sorunların küçücük ve önemsiz kalması hayata bakışınızı sorgulattırıyor... Öyle böyle değil, gerçekten yeniden şarj oluyor insan... Benim gibi geceleri korksanız, uyumakta zorlansanız bile, sabah bulacağınızı bildiğiniz o zindelik sizi kamp hayatına bağlıyor...

Kamp yapmaya alışkın olanlar için tanıdıktır sanırım yazdıklarımın çoğu... Okuyanlar içinde hiç kamp yapmamış olanlar varsa, lütfen siz de bir kez deneyin... Tamam, konforsuz, tamam, alışkanlıklarımızın çok dışında... Ama kendinizi dinleyebilmek bile o kadar büyük bir nimet ki günümüz koşuşturmasında... O yüzden havalar da düzeldi, hadi bir kamp macerasına girişiverin... Pişman olmayacaksınız....


13 Nisan 2018

BURDUR: SAGALASSOS'LA CAN BULAN ŞEHİR


Bu yazıyı yazmadan önce bir kez daha bakayım dedim haksızlık etmemek adına, Burdur nesiyle meşhur diye... Birkaç yemek adı dışında başka bir sonuç çıkmadı... O nedenle bir kez daha vurguluyorum: Burdur gerçekten de Sagalassos ile can bulmuş bir şehrimiz...

Burdur'u bugün özellikle yerli turistlerin çekim merkezi yapan Sagalassos hakikaten mutlaka görülmesi gereken bir antik kent. "Doruklardaki Kutlu Kentcik" anlamına gelen adıyla, Torosların bugün Ağlasun ilçesi sınırları içinde kalan Sagalassos, 1200 ila 1400 metre irtifada, MÖ 6500'lı yıllardan başlayarak insanoğluna ev sahipliği etmiş ve MS 6. yüzyılda, önce bir deprem sonucu kaynaklarının kurumasıyla ve ardından gelen veba salgınıyla tarih sahnesinden çekilmiş. 1706'ya kadar da adı bir daha anılmamış. Buluntuları 1706'da bir Fransız tarafından keşfedilmiş olsa da, buradaki kazı çalışmaları ancak 1990'da başlamış...

Bugün Sagalassos dik yamaçlarda, yavaş yavaş yükselen kalıntılarıyla etkileyici bir antik kent. Kaya mezarlarından, ünlü Antoninler Çeşmesi'ne, kütüphanesine kadar şu an çok azı gün yüzüne çıkmış olsa bile, solukları kesen bir tarihi mekan. Yine de, Türkiye'deki en etkileyici antik kent mi diye sorarsanız, bence değil. Afrodisias her zaman açık ara tercihimdir ama bunun nedeni, Afrodisias'a emin ellerin sahip çıkması mıdır, işte onu ayırdedemiyorum.


Çünkü Sagalassos, en azından biz gittiğimizde, yani Temmuz 2017'de, sadece Balçikalı ekipler yönetimindeki kazı yetkililerin sahip çıktığı bir antik kentti. Girişine yapılmış devasa binada tuvaletler dışında hiçbir şey yoktu. Ne Sagalassos'u anlatan bir kitap, ne bir broşür, ne bir hediyelik eşya, bıraktım onları bir şişe içecek su ya da tuvaletlerde tuvalet kağıdı... hiçbirşey... akın akın turist geliyordu ve tek bir turistik altyapı yoktu... Umarım bu sene bu değişmiş olur... Bir de yeri gelmişken bir not, sizi korkutabilirler, yolu çok uçurum, çok tehlikeli virajlarla dolu diye... Hiç dinlemeyin böyle şeyler duyarsanız: biz koskoca otobüsle yolculuk ediyorduk, ne öyle zorlu viraj gördük, ne de uçuruma düşme tehlikesi yaşadık...

Tabii Sagalassos'un en etkileyici uzantısı Burdur şehrinin içinde. Bu antik kentteki buluntuların, heykellerin orijinalleri Burdur'daki Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Sagalassos'da görülen heykeller hep replika, doğa koşullarından zarar görmemeleri için, orijinalleri müzeye taşınmış.

Küçücük ama ülkemizdeki en iyi arkeoloji müzelerinden birisi burası. Müze Kart ile giriş yapılabilen müzenin üç tane temel sorunu var: birincisi çok kalabalık, ikincisi ışıklandırma sistemi fotoselli yani hareketle işleyen türden (hani şu tuvaletlerdeki gibi) ve müzenin kalabalıklığını düşününce hiç işlevsel değil, devamlı bir ışıkların kapanma-açılma sorunu yaşanıyor... ve sonuncusu burada da Sagalassos'la ya da müzeyle ilgili tek bir kitap ya da broşür yok!!! özellikle bu sonuncusunu anlamak mümkün değil...

Eğer itiş-kakış sizi rahatsız etmiyorsa, bu muhteşem müzede en az 2-3 saat geçirmenizi öneririm. Ne heykeller, ne lahitler, ne rölyefler!!!



Ve tabii bir de yemek konusu: Burdur'da ne yenir? Nerede yenir? Şehrin Toros Lokantası pek ünlüymüş, biz de oraya gittik. Burdur Kebabı ünlü dediler, onu yedik, ama bize Urfa Kebaptan pek de farklı gelmedi... Bir de ekmek kadayıfı tavsiye ettiler, o da bildiklerimizden pek farklı değildi ama memnuniyetle mideye indirdik onu da...

İşte eni konu Burdur bu... Salda Gölü'ne ve İnsuyu Mağarası'na gitmedik, onlarsız belki eksik kalıyordur yazdıklarım ama yine de Burdur, en azından seyahat severler için, gezginler için Sagalassos'la tanımlanan bir şehir.. Ama Sagalassos'a olması gereken önemi ve özeni gösteriyor mu yetkilileri? İşte ondan hiç emin değilim... Umarım benim yaşadıklarım 2017'de kalmıştır ve 2018'de Sagalassos ve Burdur'a çok daha bilinçli bir turizm odaklı yaklaşım hakim olur...






4 Nisan 2018

ISLE OF SKYE: YEŞİL İNZİVA


Hani böyle kafa dinlemek için Tibet'e falan gidenler var ya, boşuna uzaklara gidiyorlar. Tamam, İskoçya da pek yakın değil ama nispeten daha az uzak ve inziva için, meditasyon için o kadar yol yapmaya inanın hiç gerek yok: İskoçya'nın kuzeybatısındaki Isle of Skye, yemyeşil bir sükunet cenneti ve kendinizi dinlemek için ideal bir yer!!!


Adı üzerinde Isle of Skye bir ada. Bugün köprüyle karadan ya da feribotla denizden ulaşmak mümkün. Yaz mevsiminde turistlerin gözde mekanı... Hatta yerli halk turistlerden o kadar sıkılmış ki, turist sayısının kısıtlanmasını bile talep etmekteler şu an... Ama biz Türkler için, çok dedikleri turist, "bu sene turizm hiç iyi gitmiyor" dediğimiz sezonlardaki sayılarda. En azından geniş adada dolaşırken hiç karşılaşmadığınız için rahatsız edici bir kalabalık var demek imkansız.


Adanın ana kasabası Portree dahil, adada 3G yok, hatta çoğu yerde mobil hat bile bulamıyorsunuz, o kadar uzak teknolojinin kaosundan.... Açıkçası ilk 3G yokluğunu farkettiğimde paniklemiş, hele telefonun da çekmediğini görünce, saplantılı bir şekilde 3 dakikada bir telefonu kontrol eder olmuştum... Yarım gün sonra, telefona sadece saatte bir kere bakar oldum... Ertesi gün ise, "Internet mi? Mobil telefon mu? O da ne" ruh haline bürünmüştüm bile... Rahatlamış, manzaraların ve sessizliğin tadını çıkartmaya başlamıştım... Ve itiraf ediyorum, o kadar iyi gelmişti ki....

Bu adada, yollar da tek şerit... Geliş-gidiş 2 şerit değil, "tek" şerit: gelenler de gidenler de aynı şeridi kullanıyor... Ve kimse kavga etmiyor, kimse yol kavgasında bıçaklanmıyor, vurulmuyor... Çünkü uzaktan bir aracın geldiğini gördüğünüzde, isterse bulunduğunuz yere gelmesi 2-3 dakika sürecek olsun, en yakın yol cebine giriyor ve öteki aracın geçmesini bekliyorsunuz... Neredeyse her 500 metrede bir tabii bir yol cebi var... Sonra beklediğiniz araç yaklaşıyor, sürücü size teşekkür ediyor ama tabii korna ile falan değil, direksiyondaki sağ elini kaldırıyor, siz de ona kaldırıp teşekkürünü alıyorsunuz ve yola devam ediyorsunuz....

Bir de yollarda posta kutusu gibi kutular görüyorsunuz, üzerinde "free range eggs" yazıyor... Türkçe meali "serbest gezen tavuk yumurtası"... Oralarda oturanlar, fazla yumurtaları varsa, gelip bu kutulara koyuyor. Hava da en en en fazla 16-17 derece olduğu için, sıcaktan yumurtanın bozulma olasılığı yok. Siz de taze yumurta istiyorsanız, durup, o kutudan alıyorsunuz, içine gönlünüzden ne koparsa o kadar para koyuyorsunuz... Parayı çalan olur mu, parayı az koyan olur mu, bozuk yumurta koymuş olabilir mi? Hiç paranoyaya gerek yok, burada herşey karşılıklı güven esasına dayalı gayet güzel işliyor...

İşte, koyun ve inek sayısı yaşayan halk sayısının yaklaşık 10 katı olduğu bu adada, hayat böyle dingin, böyle huzurlu akıp gidiyor... Bir büyük market (veya alışveriş merkezi!!!) bulunmayan adada, Michelin yıldızlı bir restoran var ama... The Three Chimneys isimli bu restoran gerçekten kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde olsa da, bizim gibi 1 ay öncesinden bile arasanız yer bulamadığınız popülerlikte...

Aslında restoranlarda yer bulamama durumu sadece bu ünlü restorana özgü değil, tüm adada aynı sorun var... Bunun temel nedeni, talep çokluğundan ziyade, arz düşüklüğü: her restoran ancak 5-6 masalı ve öyle hızlandırılmış bir servis yok, herkesin tadını çıkarttığı, uzun bir deneyim sunmaya çalışıyor tüm restoranlar...

Şimdi gelelim, bu diyarları gezmek isteyenler için operasyonel tavsiyelere....

Isle of Skye için bence en az 3 gün ayırın. Biz 2 gün ayırdık ve haldır haldır gezmek koşuluyla ancak heryeri görebilirdik. Adanın o dinginliğini yaşayabilmek adına, birçok destinasyondan vazgeçtik. Bence 3 gün de yetmez ya, neyse... Zamanınız varsa, 4'e bile çıkabilirsiniz.

Gideceğiniz tarihlerin Pazar gününe rastlamamasına dikkat edin. Eğer illa Pazar gününe denk gelecekse de, o zaman o gün için sadece doğal alanları programa alın çünkü bu ada gayet koyu Katolik. Sabahları ayine gidiyorlar, günün kalanında da geri gelmiyorlar. Turist sezonu, para kazanacağız gibi saikleri yok, restoran, kafe, müze, hepsi kapalı...


Konaklamayı muhtemelen Portree'de yapacaksınızdır. Aman kasabanın merkezindeki Portree Otel'den uzak durun: kapana kısılmış gibi hissettirten odaları ve suratsız hizmetiyle tam bir fiyasko... Bütçeniz elveriyorsa, epey pahalı olan Cuillin Hills Hotel'de kalın... Ne manzara anlatamam... ne hizmet, ne ortam... düş gibi birşey orada kalmak... Biz, 6 ay öncesinden rezervasyon için aramış olmamıza rağmen, sadece bir gece kalabildik yer bulamadığımızdan ama hiç unutmayacağımız bir deneyim yaşadık...  Plansız konaklamayı sevenlerdenseniz, biraz risk almış olursunuz ama adanın neredeyse heryeri pansiyon dolu... hepsinin önünde de yer var mı yok mu yazıyor, şansınızı pansiyonlarda da deneyebilirsiniz. Portree'nin rengarenk binalarla dolu küçük balıkçı limanını görmemenize pek imkan yok ama ben yine de aman atlamayın diye hatırlatmış olayım...


Dunvegan Castle dışında, adada görülecek her yer doğada. Bu şato da, şato olarak pek ahım şahım değil ama bahçesi muazzam!!! Şatolar, neredeyse hepsi bir klana ait olup, şahıs mülkiyetinde olduğundan, paralı girişe tabii ve giriş fiyatları da epey tuzlu. Dunvegan Castle'da dilerseniz sadece bahçeyi gezebiliyorsunuz daha cüzi bir ücret ödeyerek, ben şahsen bunu tavsiye ederim. Bahçe deyip geçmeyin, benim diyen botanik bahçesi bu kadar güzel olamaz...

Adada görülecek diğer her yer dediğim gibi doğada. Öyle İzlanda gibi turistler de pek düşünülmemiş burada: doğal mekanlarda öyle tuvalet, bir kahve içecek yer, sandviç alınacak kiosk falan yok... O yüzden tedbirli çıkın yola.

Mesela Fairy Pools isimli bir şelale var, daha doğrusu şelaleler... Şahsen biz, hem de sağanak yağmurun alında, dere tepe düz gidip çıktık en tepesine kadar, "bu muymuş" deyip geri döndük, hayal kırıklığıydı açıkçası... Ve yolun da öyle rahat bir yürüme parkuru olmadığını, bol hoplama zıplama, suya düşme riski içerdiğini belirtmiş olayım.

Kilt Rock, falezden denize dökülen bir şelalenin bulunduğu doğal bir formasyon... Nefes kesici bir manzarası var. Ayrıca dinozor ayak izlerinin fosilleştiği bir alan aynı zamanda...

Neist Point yine, enfes bir manzarası olan bir falez... Bir de ünlü feneri var ama onu görebilmek için 45 dakikalık bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Yürüyüş yolu zorlu değil ama zaman istiyor, zamanınızı ayarlayıp feneri görmenizi mutlaka tavsiye ederim, biz ona gidemedik maalesef.




The Old Man of Storr, bizim yine uzaktan görmekle yetindiğimiz, başka bir gezegende hissettirten bir coğrafya... Tepesine çıkmak için dağcı olmaya gerek yok, eğer yeterli zamanınız varsa, mutlaka çıkıp manzaranın tadını çıkartın...

Bir de tabii yol boyunca göreceğiniz koyunlar ve "hairy coo" dedikleri inekler... Onların da bol bol fotoğrafını çekmeyi unutmayın...

Velhasıl, mutlaka gidin görün Isle of Skye'ı... Sıcak yaz aylarında ferahlık arıyorsanız, kalabalıklardan bunalmış sükunet hasretindeyseniz, bir de milli piyango çıktıysa (Pound ve diğer dövizler bu yükselişe devam ederse, yurtdışı hayallerimiz piyango çıkmasına bağlı olacak bu gidişle) bu yaz Isle of Skye olsun istikametiniz...


14 Ocak 2018

EDINBURGH: RENKLİ GOTİK ŞEHİR


2017 yazında gerçekleştirdiğimiz İskoçya seyahati, daha ziyade "Highlands" olarak bilinen İskoç kırsalı odaklı olacağı için, planlama yaparken Edinburgh'a, şehrin gayet küçük olduğu bilgisi doğrultusunda, sadece 2.5 gün ayırmış ve burayı Highlands öncesi ve sonrası "base camp" gibi ele almayı tercih etmiştik. Meğer, bu gotik şehir, küçük olmasına küçük ama o kadar renkli, o kadar zenginmiş ki... 2.5 günde maalesef planladıklarımızın hepsini yapamadık ama yapabildiklerimiz de bizde çok keyifli anlar ve anılar bıraktı. İşte 2.5 gün için Edinburgh rehberi:

Nereler gezilir, görülür?

Edinburgh yürüyerek gezilebilecek ve esasen de ancak yürüyerek keşfedilebilecek bir şehir. Old Town-New Town yani eski şehir-yeni şehir diye ikiye ayrılarak tanımlanıyor ama iki bölüm de neredeyse birbirinin içine geçmiş durumda, aralarında sadece bir köprü var birbirini ayıran.

Old Town ve Royal Mile yürüyüş yapılacak en temel yerler. Tabii ki buralar çok turistik, hele de Haziran-Ağustos arası yani turizm döneminde gittiyseniz, yer gök turist, etraftaki tüm dükkanlar istisnasız turistik ürünler satıyor, sokaklardaki onlarca sokak sanatçısı turistlerin ilgisini çekmek için çabalıyor (benim favorim en sessizleri olan mim sanatçısı bir hanım oldu, her gün önünden geçerken kendisini seyretmeden duramadım), mutlaka bir yerlerden gayda sesi geliyor, tam bir kargaşa... ama keyifli bir kargaşa..



Royal Mile'da dolaşırken, ünlü St-Giles Katedralini zaten görmemeniz mümkün değil. 900 yıldır İskoçya'nın dini merkezi olan bu kiliseyi özellikle çok etkileyici olan vitraylarını görmek için ziyaret etmenizi çok tavsiye ederim. Kilise olduğu için tabii ki içeri girmek ücretsiz, ama fotoğraf çekmek isterseniz 2GBP ödemeniz gerekecek.

Sönmüş bir volkan üzerine kurulu ünlü Edinburgh Kalesi turistlerin olmazsa olmaz ziyaret merkezlerinden biri ama açıkçası biz o kaleye çıkmadık. Highlands seyahatimiz boyunca, o kadar çok kale ve şato gördük ki, şehirdeki sınırlı zamanımızı ilgimizi daha çok çeken etkinliklere ayırmayı tercih ettik. Ama siz sadece Edinburgh'u görecekseniz, o zaman burayı atlamayın derim.

Benim gibi mezarlık meraklılarındansanız, tabii ki Paris'in ünlü Pere LaChaise'i kadar görkemli olmasa da, Edinburgh'un da Greyfriars'ı var. Old Town'ın tam göbeğinde, İskoç tarihinin ünlü isimlerinin gömülü olduğu bu mezarlık 1561'de kurulmuş, yani çok tarihi bir yer. Bununla birlikte turistlerin buraya gelmelerinin temel sebebi Bobby isimli bir köpek!!! Sahibi öldükten sonra tam 13 yıl boyunca her gün gelip sahibinin mezarının başında yatan bu köpek ölünce, sahibinin yanına gömülmüş ve heykeli de mezarlığa dikilmiş. Her turistin bu heykelle bir fotoğraf çektirme telaşı var ki, görmeyin.

Tabii mezarlıklardan bahsetmişken, şehrin kasvetli ve gotik havasının da etkisiyle, turistler için birçok korku turu, vampir, zombi gösterileri olduğunu da belirtmeliyim ama bizim hiç ilgimizi çekmediği için, bunlarla ilgili verebilecek hiçbir bilgim yok.



Doğa meraklısı olduğumuz için, şehrin biraz dışında olsa da, zaman ayırıp gittiğimiz ve bayıldığımız bir mekan da Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi oldu. İçindeki sera bölümü hariç, ücretsiz gezilebilecek ve en az yarım gün zamanınızı alacak bu bahçeler özellikle de yağmursuz bir güne denk geldiyseniz sizi mest edecektir. Dünyanın değişik bölgelerine özgü bitkiler, ağaçlar, rengarenk çiçekler, birkaç adımda bir nefeslenebileceğiniz kafeler... Burası gerçekten doğa sevdalıları için bir cennet. İçindeki büyük dükkandan dilerseniz et yiyen bitkilere kadar envai çeşit çiçek, bitki, tohum da satın alabiliyorsunuz üstelik.

Yine şehrin biraz dışında yer alan Scottish National Gallery of Modern Art, Andy Warhol, Pablo Picasso gibi modern sanatın önde gelen isimlerinin eserlerini içeriyor. Müze iki ayrı binadan oluşuyor, bir tanesinde güncel sergiler, diğerinde ise modern sanatın artık klasikleşmiş isimlerinin eserleri yer alıyor. Biz zaman kısıtı nedeniyle sadece ünlü isimlerin eserlerinin bulunduğu binayı gezebildik. İngiltere'deki tüm müzeler gibi, burada da giriş ücretsiz ama bağış yapmak isterseniz memnuniyetle kabul ediyorlar. Modern sanata meraklıysanız, Edinburgh'a gelmişken burayı pas geçmeyin derim.


Ve şehrin merkezindeki Scottish National Gallery... Sanat sevdalıları için mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir müze... Monet'den Titian'a, Van Gogh'dan Leonardo da Vinci'ye, Goya'dan El Greco'ya, sanat tarihinin en önemli isimlerinin tablolarının ve heykellerinin bulunduğu bu müze, benim için gerçek anlamda bir sürpriz oldu. Açıkçası Edinburgh gibi nispeten küçük bir şehirde, bu kadar zengin bir koleksiyon olabileceğini hiç düşünememiştim. En az yarım gününüzü alacak büyüklükteki bu müzeyi mümkünse yağmurlu olmayan bir günde gezmek daha akıllıca olacaktır: Edinburgh'da yağmur başladı mı, bitmiyor, öyle hafif hafif de yağmıyor, tam bastırıyor. Ve öyle günlerde, turistlerin hepsi kapalı aktiviteleri yani müzeleri tercih ediyor, o zaman da müzelerde biraz itiş kakış yaşanıyor.

Çocuklarınızla seyahatteyseniz, o zaman yine olmazsa olmaz bir tavsiyem daha var: National Museum of Scotland... Mısır mumyalarından modaya, bilimden etnoğrafyaya fazlasıyla geniş bir yelpazeye dağılmış onlarca alanda, ziyaretçilere etkileşimli deneyim yaşatan bu müzeyi tanımlamak çok zor. Biz sadece mumyalar bölümüne bakalım diye girdik, ama yarım günden fazla süreyi müzenin tüm bölümlerinde geçirdik, çocuklar gibi eğlendik, herşeyi elledik, kurcaladık, deneyimleyerek öğrendik...

St Andrews Square Gardens gibi küçük olanlardan, Princes Street Gardens gibi büyük olanlara, şehrin her yerinde önünüze bir park çıkacak zira tam 112 tane park var bu küçük şehirde. Havanın güzel olduğu zamanlarda, bu parklarda banklarda oturmak, çimlere uzanmak da çok zevkli oluyor.

Ne yenir, nerede yenir?

Bu kez bir değişiklik yaparak, nerelere asla gitmemeniz gerektiğiyle başlamak istiyorum. Gerek önlerindeki uzun kuyruklar, gerek sadece turistlere yönelik olmaları nedeniyle anlamsızca yüksek fiyatları, gerekse kısa zamanda en fazla sayıda müşteri alabilmek için hem yemek hem de hizmet kalitesini düşük tutmaları yüzünden, neredeyse Edinburgh'la ilgili her seyahat blogunda bahsi geçen Grefriars Bobby Bar, The Elephant House (J.K. Rowling'in Harry Potter'ı yazdığı kafe) ve Deacon's House Cafe'yi kesinlikle listenizden çıkarmayı öneriyorum. Gerçekten o anlamsız itiş kakışa değmez. Biz denedik bir tanesini, sinirlenerek 5 dakikada çıktık.

İskoç mutfağını denemek isteyenlere, Old Town'daki 16 yüzyıldan kalan sıra sıra restoranlardan herhangi birini tavsiye edebilirim. Biz The White Hart Inn'de yedik ilk İskoç yemeğimizi, tercihimizi Steak & Ale Pie'dan yana kullandık ve çok memnun kaldık. Tabii bu tür restoranların da ağırlıklı turistik olduğunu ve fiyatlarının da bu doğrultuda olduğunu belirtmeliyim.

Bizim gibi ünlü şef Jamie Oliver meraklısıysanız, o zaman New Town'da yer alan Jamie's Italian'ı tavsiye edebiliriz. Evet, yerel mutfak değil ama Jamie Oliver dokunuşu deneyimi için burası da denenebilir.

Royal Mile'daki Angels with Bagpipes, dışarıdaki az sayıdaki masalardan birinde yer bulabilirseniz, bu canlı sokağın nabzını tutabileceğiniz çok keyifli bir mekan. İskoç mutfağına gayet modern bir dokunuş getiren bir menüsü var, viski menüsü de çok zengin. Tabii hem mekanı hem de güçlü mutfağı nedeniyle biraz pahalı ama Edinburgh'u dingince içinize çekmek için biraz fazla para ödemeye değer.

Sabah 8:00'den itibaren kahvaltı ile hizmete başlayan The Refinery Restaurant ise gündelik bir şeyler atıştırmak için iyi bir seçim olabilir.

Biz İskoçya kırsalında bol bol İskoç mutfağı tattığımız için, Edinburgh'a dönüşümüzde, bir değişiklik olsun diye Çin lokantasında da gittik ve New Town'daki Kweilin Restoranı çok beğendik. Gittiğimiz en iyi Çin lokantalarında ilk 3'e aldık burayı. Tabii bu olumlu izlenimde, bu yemekten önceki 5 gün boyunca bol bol İskoç spesiyalitesi yani haggis (hayvan sakatatları ezmesi diye özetleyeyim) ve black pudding (kandan yapılma sosis!!) yemiş olmamızın etkisi de olabilir...

Nerede Kalınır?

Edinburgh'da oteller gerçekten çok pahalı... Biz ilk gecemizi Old Town'da, olabilecek en merkezi konumda yer alan The Grassmarket Hotel'de geçirdik. Konumu harikaydı harika olmasına ama odamızın boyutu taş çatlasa 5 metre kareydi!!! Sırt çantasıyla geziyorsanız sorun değil de, bizim gibi 2 büyük bavulunuz varsa, bu boyut epey zorlayıcı olabiliyor... Hele de ödediğiniz fiyat neredeyse 5 yıldızlı otel fiyatına eşse!!

Allahtan, Highlands gezisi sonrası, New Town'da Destiny Scotland St Andrew Square Apartments'da iki geceliğine bir daire kiralamıştık. 2 gece için ödediğimiz tutar, ilk otelimizin 1 gecesinden daha ucuzdu, odamız mutfağı, banyosu, oturma odası ile kocamandı ve yeri de yine ideal derecede merkeziydi.

Kıssadan hisse, Edinburgh'da otel yerine Airbnb ya da daire kiralama işi çok daha mantıklı olabilir.

Şehirde ulaşım nasıl?

Havalimanından şehire ulaşım için tren tercih edilebilir, ama biz taksi kullandık. Tek yön yaklaşık 28 GBP tutuyor. Şehrin içinde ise yaya gezmek en doğrusu çünkü heryer birbirine yakın. Tabii eğer şehrin daha dış bölgelerine gidecekseniz, o zaman tramvay veya otobüsten faydalanabilirsiniz.