20 Mayıs 2011

MARDİN: İLÇELERİ KENDİSİ KADAR ÜNLÜ ŞEHİR




Mardin, Güneydoğu Anadolu'nun tartışmasız en çok merak edilen şehri... Bunda, Murathan Mungan'ın Paranın Cinleri kitabının etkisi mi daha çok, yoksa bu şehirde geçen popüler dizilerinki mi ya da Mardin'in kum rengi evlerinin yaygın fotoğraflarınınki mi, tartışılır. Ama tartışılmayacak tek bir husus var, Mardin, insanın merakını boşa çıkartmayacak kadar zengin, etkileyici, büyüleyici bir şehir.



Tabii Mardin'i tek şehir merkezi olarak değerlendirmemek lazım: şehrin içi kadar etrafı da gezilecek, görülecek, keşfedilecek mekanlarla dolu. O yüzden bu şehre geldiğinizde en az 2-3 gün ayırmalısınız kendinize ki aklınız burada kalmasın sonra göremedikleriniz yüzünden...


Mardin deyince akla ilk gelen ilçelerden biri Midyat. Günümüzde özellikle burada çekilen diziler sayesinde popülerliği yeniden yakalamış olan bu ilçe yüzyıllar boyu farklı dinlerin ve dillerin kesiştiği bir merkez olmuş.







Taş işleme sanatının en güzel örnekleriyle inşa edilmiş binaları, telkari sanatının en başarılı ürünlerinin sergilendiği çarşısı, kadınlarının el emeği göz nuru el sanatı ürünlerini sattıkları sokak tezgahları ile insanın başını döndüren Midyat mutlaka ayak basmanız, havasını solumanız gereken bir memleket köşesi...








Bugün Anıtlı Köyü diye resmi olarak adlandırılan ama sakinlerinin halen Süryanice adı ile andığı Hah Köyü ise, hayran olunacak taş işçiliğinin ayaklı bir örneği olan Meryem Ana Kilisesi için mutlaka gidilmesi gereken bir destinasyon. Kuruluşu M.Ö 1000 yılına kadar geri giden bu köy, her sene "Meryem Ana'nın İntikali" ayini için dünyanın dört bir yanından doğdukları topraklara geri dönen Süryanileri ağırlıyor.











Deyrulzafaran Süryani Manastırı, Mardin şehir merkezi dışındaki yerlerin en ünlülerinden biri. Her gün otobüsler dolusu turistin yanı sıra, dünyanın dört bir yanından binlerce Süryani M.S. 5. yüzyıldan kalan ve 640 yıl boyunca Süryani Ortodoks patriklerinin de ikamet merkezi olmuş bu mekana akın akın geliyorlar.





Manastır, tam kuruluş tarihi bilinmese de milattan önceye kadar geri giden bir ateş tapınağından, iki kiliseden ve metropolit ve patriklerin mezarlarını içeren Azizler Evi olarak adlandırılan bir binadan oluşuyor.



Taş işleme sanatının yine en etkileyici örneklerini bünyesinde barındıran bu manastır, özellikle ilkbaharda, binbir renkte yabani çiçekleri, buram buram kokan gülleri ile insanı, adı üstünde "bahar" sarhoşu yapıyor. İçeriye grup grup alınan ziyaretçiler için, bekleme alanında geliri manastıra kalan dükkanlar ve kahve-çay servisi yapılan güzel bir teras yapılmış. Vaktin nasıl geçtiğini anlamak mümkün değil bu tarih fışkıran mekanda. 









                       



Dünyanın en eski su kanallarının bulunduğu ve adını ünlü İran hükümdarı Dara Yuvaniş'ten alan Dara Harabeleri ise, insanoğlunun dağlarla ve kayalarla inatlaşmasının sonucu ortaya çıkmış muhteşem yontu örnekleriyle dolu bir antik kent. Mezarları, zindanları, kalesi, barajı, köprüsü ile zamanının en önde gelen şehirlerinden biri olan bu mekanda, tarihin sizi çepeçevre sardığını hissediyorsunuz.




Ama buranın sadece ihtişamlı tarihinde yatmıyor etkileyiciliği, aynı zamanda yakındaki köyün, gelen turistlere yaptıkları çiçekten taçları hediye etmek (vurguluyorum, satmak değil, hediye etmek) telaşındaki çocukları, onlarla yaptığınız sohbetler esas Dara Harabeleri'ni bu derece eşsiz kılıyor.







Ve Savur... Mardin'in yine ancak televizyon dizileriyle popüler kültürün dikkatini çekmiş, halbuki geçmişi Eti Medeniyetine kadar uzanan bir başka ilçesi... Burada Savurlu bir ailenin evine misafir oluyor. Evin hanımı ve gelininin açtığı leziz börekleri yerken, bir yandan da onlardan Mezopotamya'nın bu medeniyet beşiğinin hikayesini dinliyoruz.





Süryani Kıllıt Köyü mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken bir yerleşim merkezi... Bugün sadece 10 kişi kalmış zamanında 3 kilisenin, 360 odalı bir manastırın bulunduğu, 8000 kişinin yaşadığı ve artık Dereiçi adıyla anılan bu köyde...




Kalanlar da yaşlılar zaten. Köy meydanındaki çınar ağacının altına attıkları sandalyede, ıssızlığın ve terkedilmişliğin hüküm sürdüğü Kıllıt Köyü'nün bekçiliğini yapıyorlar. Çınar altında onlarla yapacağını sohbet, bu toprakların makus talihini şamar gibi vuruyor yüzünüze: 1970'lere kadar cıvıl cıvıl olan bu köy, 1976'da göçle boşalmaya başlamış, PKK terörünün tavan yaptığı yıllarda da göç geri dönüşü olmayan bir seviyeye çıkmış. Çoğu bugün İsveç'te yaşayan Kıllıtlılar, her yaz tatilinde, köylerine geri dönüyor ve bu binlerce yıllık köye yeniden hayat getiriyorlar.






Köydeki Mor Yuhanun Süryani Kilisesi M.S. 4. yüzyıla tarihlendiriliyor. Kıllıt köyü cemaatinin topladığı kaynaklarla renove edilen kilise, aynı zamanda bahçesinde yüzlerce yıllık lahitlerle de gelenleri büyülüyor. Kıllıt Köyü, bu coğrafyada memleketimizin mozaiğinden teker teker kopup giden kültürlerin acısını iliklerimizde hissettiriyor...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder